Uyan Ey Gozlerim Gafletten Uyan / Wake Up My Eyes, Wake Up From Ignorance

Seherde uyanir cumle kuslar / All birds wake up in the morning
Dil-u dillerince tesbihe baslar / start praying as their tongue
tevhid eder daglar taslar agaclar / mountains rocks and trees praise the God
uyan ey gozlerim gafletten uyan / wake up my eyes, wake up from ignorance
uyan ey uykusu cok gozlerim uyan / wake up my sleepy eyes
semavatin kapularin acarlar / they open the doors of the skyies
muminlere rahmet suyun acarlar / spread the rain of mercy to believers
seherde kalkana hulle bicerler / they dress up the ones (for the heaven) who wake up in the morning
uyan ey gozlerim gafletten uyan / wake up my eyes, wake up from ignorance
uyan ey uykusu cok gozlerim uyan / wake up my sleepy eyes
bu dunya fanidir sakin aldanma / this world is finite, dont deceive yourself
magrur olup taht-u taca dayanma / dont be proud and lean on your crown and throne
yedi iklim benim deyu guvenme / dont trust that you own 7 seasons (as a Sultan)
uyan ey gozlerim gafletten uyan / wake up my eyes, wake up from ignorance
uyan ey uykusu cok gozlerim uyan / wake up my sleepy eyes
ben murat kulun sucunu affet / forgive this Murat your servant
sucumu bagislayip gunahim ref’et / forgive my foults and ignore my sins
Resulun sancagin dibinde hasret / resurrect me under the flag of the Prophet
uyan ey gozlerim gafletten uyan / wake up my eyes, wake up from ignorance
uyan ey uykusu cok gozlerim uyan / wake up my sleepy eyes

—————–
This is a very famous and well known hym in Turkey except for its story… Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan… ✔
The lyrics actually have been written by Sultan Murat III who reigned the Ottoman Empire between 1574-1595. One day, Sultan Murad could not wake up for the morning prayer (which is before the sunrise) and he feels so sorry and writes this peom, which is impressive by itself indeed.
Well, he was the Sultan on 3 continents, he wrote this for such reason, and we sleep through the night with ignorance…
And the composer Santuri Ali Ufki Bey (Santuri means someone who plays Santur) was actually Polish origin and his name was Albert Bobowski and became muslim somehow and lived between 1610-1675.
Their asyncronous great work (with a 100 years gap between) has become one of the master pieces in the religious music of Turkey.

Mevlana – Etme (by Yılmaz Erdoğan) English & Turkish

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.
Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.

I have heard, you have intend to leave us, don’t do
You have been looking for another one, another beloved-one, don’t do

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.

O foreign! What are you looking for in noone’s world.
Which sick hearted one do you mean , don’t do.

Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.

Don’t steal us, us from us, don’t go that way
You are looking at the stolen ones, don’t do

Ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için
Bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme.

O moon, the universe has just ruined for you
You have been ruining us so badly ,don’t do

Ey, makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.

O you, whose sovereignty is beyond existence and non-existence
You are leaving the field of existence that way, don’t do

Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan 
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.

If you forsook, the moon would get very dark in deep sorrow
You intend to ruin the home of the moon as well, don’t do

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme.

Our lips would get dry, if you got dry
You have been making my eyes full of tears that way, don’t do

Aşıklarla basa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme.

If you don’t have the power to keep up with lovers,
Why are you suprised at love, don’t do

Ey, cennetin cehennemin elinde oldugu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.

O you who have the heaven and the hell
You turn the hell into the heaven that way for us, don’t do 

Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme.

The poison in the sugar bowl would not harm us
With that sugar, you have been making that poison the same as sugar, don’t do

Bizi sevindiriyorsun, huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme.

You please us, otherwise, our peace would get lost
You have been putting us in uneasiness, don’t do

Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme. 

My eyes, which are dirty with sin, are the thief of your beauty 
O you who are worthy of theft, you are stealing, don’t do

İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.

Rise up, o friend, it is not yet time to say a word
Why are you practising with the unconsciousness of love, don’t do

Emre İtaat

 

tanrının bana; al ne yazacaksan bunu düşünerek yaz deme şekliydin. konunun seninle bir alakası yok, benimki sadece verilen emire itaat etmek.

Vurun İpneye

Türkiye’de Eşcinsel Olmanın Geniş Halk Yığınlarında ki İfadesi;
– Vurun İpneye !!! –
 
Bir eşcinsel ya da bir lezbiyen, Türkiye’de yaşarsa onu nasıl bir kader ya da olaylar zinciri bekler?
 
Işte Türkiye’nin genel geçer bir alt toplumsal panaromasını kolaylıkla gösterebilecek çarpıcı bir soru.
 
Ekinler sararmaya yüz tutmuştu. Tarlabaşı’nın köhne dar, içiçe geçmiş, handiyse düşmemek için sırtlarını birbirine dayamış gibi duran, Rumlardan kalma, eski, ahşap evlerin içinde ki eşyalar, doğulu, karadenizli, ekin sarartısını yansıtıyordu. Ölgün, solgun eletrik lambalarının ışığında… Gerçek hayat bu işte. Sanki sokağın, insanların gerçekleri, bu kimbilir kimlerin eskicilere bırakıp da terkedip gittiği ve şimdi bu evlerde yaşayanların üç beş kuruşa, hatta belki de bedavaya getirdiği pörsümüş ama hayat dolu eşyalarda gizliydi. Tarlabaşı; biraz doğu, biraz güneydoğu, biraz doğu karadeniz, Carlos Gülhanlar, Jilet Denizler, Şopar Erollar, Laz Kemaller, Şilaki Cengizler ya da Mezrcı Ahmetlerin yatağı. Sabahın erken saatlerinde evlerine dönen, inlerine yuvalanan bu insanlar gözleirni lubunya ortamında açmışlardı, belli ki lubunya ortmında da kapayacaklardı. Bilinen, görünen genel geçer Türkiye fotoğrafının arkası kazındığında ortaya çıkacak dip diri, capcanlı ve acıtacak kadar gerçek manzara…
 
Rastlayıp konuşabildiğiniz her bir birey size Türkiye’nin herhngi bir köşesinden kendine özgü herhangi bir gerçek hikayeyi aktarabilir.
 
Bu ülkede erkek bir eşcinsel olarak gözlerinizi açtığınızda ailenizin, doğduğunuz coğrafya parçasının, özün koşullarına göre alttan alta şekillenmeye başlarsınız.
 
Yani kader ağlarını ağır ağır örmeye başalamıştır artık…
 
diyelim ki İstanbul dışında, ücra, ismini ayda yılda bir o da ilginç bir olay geçtiğinde medyadan duyabildiğiniz yerlerden birinde doğdunuz. Eşcinsel olacağınız kaderinizde yazılıysa… Kuşkusuz oralarda ”erkek” olaralk doğmuş olmanız, çok şanslı bir fert olmanızla eşdeğerdir. ‘Aslan oğlum, büyüyecek, has delikanlı olacak” teranelerini alıp başını yedi düveli çoktan sarmıştır bile!!…
 
O aslan oğlunun, büyüyüp kendi gerçeğini farketmeye başladığında, kendisine gizli gizli, utangaç, mahçup edalarla sevdasını hissetirmeye çalışan gencecik, selvi boylui al yazmalı, güzel, saf köylü kızlarını görmezden gelmesi… ergenlik ateşinin yanığı teninde dindirebileceğinin arayışını sürmesi… tahmin bile edilemez tabi ki… Neden edilsin ki!?!…

Son Mektup

Son Mektup

 
yanıldım… senin hakkında yanıldım. Bunu kabuletmek zor olsa da gerçeklerle yüzleşmeliyim. Sen çözemediğim bir bilmecesin… seni çözmeye anlamaya çalıştım. Ben ısrarla üzerine gittikçe sen bunu bir meydan okuma gibi lıp bana karşı durdun. Bir kplumbağa gibi senden yavaş yavaş uzaklaşmamı sağladın.
 
Sevdim… bens eni sevdim. Duru bir su gibiydi sana olan sevgim. Ne aman sıkılsam, üzülsem seni düşündüm. Düşlerimde seninle sahilde yürüdük. Dalgalar ayaklarımıza çarpardı. Benim güzel düşüncelerim arsız düşlerimdin. Fakat sen değiştin. Neden bunu yapıyor? Diye düşündüm. Geceler bu soruyla uzadı.. birde ucuz şarp ve sigaraya katık olan eski caz plaklarıyla. Sonunda cevabı buldum.
”insan duru suya baktığında kendi aksini görür” sende benim sevgimde kendi aksini gördün. Sırtında sorumlulukları kambur olmuş, hiç risk almayan, gözlerinde karamsarlıktan ışık kalmamış, yaşamaktan korkan en zyıf noktasının sevmek olduğunu düşünen, en iyi silahı işi olan, uyumayı unutymuş, sanat-edebiyat-sporla boğulmuş birini gördün.
Gördüğünden memnun olmadın ki sana; yaşamın güzelliklerini göstermeye çalışan bana üşman olmaya başladın. Kötü vuruşlarla beni defalarca kere defalarca yaraladın.
 
-”Kusura bakma yorgunum
Lütfen anlayışlı olmaya çalış hiç vaktim yok, kendime bile vakit ayıramıyorum. Hafta sonu görüşemeyeceğiz. Izin alamıyorum. Arkadaşlarla, akrabalarla görüşeceğiz, staj var… ben değişmedim neden hep aynı seyi söylüyorsun.”
 
Benimle savaşarak harcadığın enerjiyi ortaklaşa kullansaydık eğer çok kutsal bir gücümüz olurdu ve bu sayede yenilmez olurduk.
 
Yenildim… yenilgiyi kabul ediyorum. Bu benden duymaya pek alışık olmadığın birşey. Senin yalanlarına, sorumsuzluğuna, düşüncesizliğine, umuramaz tavırlarına yenildim. Yalnızca bana aşık olup bağlanmaktan korkuyorsun sanırım.. başka herkese hayatının tüm pencereleri açık.. boş ver, hepiniz korkuyordunuz zaten. Şimdi arkana bile bakmadan suçlular gibi kaçıyorsun. Benden kaçabilirsin.. aslında gerek yok, iizn isteseydinde olurdu.. ya da birşey söylemeden çekip gitsen. Ama aşktan kaçamazsın. O; sen arkanı kollarken karşına çıkar ve seni en savunmasız halinde yakalar. Sen kaçarak küçülürken o büyür, yenilmez, pes etmez, yorulmaz kocaman bir dev olur. Korkuyu yenmenin yolu üzerine gitmektir demişti üniversitede bir hocam.
Artık anladım… yalnızca sevmek yetmiyor. Sevginin yanında saygı, karşılıklı güven, hoşgörü ve dostluk olmalı… (senin hep sınıft kaldığın dersler) birinin dediği gibi ”olursa olur olmazsa olmaz.’ Zorlmamalı. Sen sevginin ne olduğunu biliyormusun? Sevgi emektir.
 
Üzgünüm… senin için üzülüyorum, ve senin gibiler için. Kendini kandırıyorsun. Yaşamak sadece nefes alıp çlışmak, o cafcaflı hayatlara özenmek değildir. Sevinci ve kederi paylaşmak, gülmek ve ağlamak, sevmek ve sevilmek, yğmurda ıslanmak, güneşte prlamak, yıldızlara uzanmak, herkes sana bakarken ayakkabılarını çıkarıp çıplak ayak yürümek… sen bunları kaçırıyorsun… kaçırıyorsun ve asla birdaha aynı tadı alamayacağın yaşların geçiyor. Tabi ki herkes sevdiği bir işte çalışmalı sevdiği eşi dostuyla vakit geçirmeli… ama köle olarak değil.. keyif alarak.
 
Kızgınım… sana değil.. ne haddime.. zaten umrunda olmaz… kendime kızıyorum. Seni nasıl sevdim, nasıl tüm boktan tecrübelerime rağmen kör gibi davrandım? ‘birini seviyorsan onu iyi ve kötü huylarıyla kabullenmelisin, onu değiştirmeye çalışmamalısın, çünkü kendi istemedikçe değişmez, insanlar asla değişmez özünde’ derim hep…
 
Hatalıyım… seni değiştirmeye çalıştım.. senden değişmeni istedim/bekledim. Olduğun gibi kbul etmedim/edemedim. Istedim ki dünyyı benim gözümden gör hayattan benim gibi zevk al. Her nını değerlendir, dolu dolu yaşa. Yşamın tadına var. Şirin sözlerine yüreğimle inanıyorum ‘Ömür dediğim şey; hayata sunulmuş bir armağandır, ve hayat; sunulmuş bir armağandır insana” öyleyse?
 
Hoşçakal… hep mücadeleci bir insan oldum ama senin karşında pes ediyorum. Çünkü aşk savaş değildir. Sana karşı tüm duygularım sudan çıkmış balıklar gibi bir an can çekişip öldü. Korkman ve kaçman için bir sebep kalmadı. Hayattaki tek amacım -bunu sana hep söylemişimdir ama tabi ki ben söylediğim için yine hatırlamazsın- küçük şeylerle mutlu olmak ve bu mutluluğu pylaşmak. ”Her zaman Pollyana olamazsın” işte bana öğrettiğin yeni hayat felsefesi…
 
Ödülüm… ünvan, para, mal-mülk değil -ki olanıda senin yüzünden kybettim zaten- -ki beni az buçuk tanıdıysan anlamışşındır- Daha değerli bir şey. Kahkaha ve gözlerde ki yaşam parıltısı, eski bir kitabın, bir fincan kahvenin kokusu, köpeğimin tüyleri. Bir zamanlar bu parıktıyı sende görmüştüm/görüğümü sanmıştım. Beni yakalayıp sana tutsak den o parıltıyı. O parıltıyı körükleyipyangına dönüştürmeyi, seni kulenden dışarı çıkarmayı istemiştim. Ama George Michael ve Rollig Stone’in dediği gibi ‘Her zaman her istediğini alamasın’ her istediği olmuyor insanın!!!
 
Son söz! Teşekkürler…
Artık benim için; şarkıların ve şiirlerin, gecelerin ve gündüzlerin, gökyüzünün ve denizin farklı bir anlamı var…
 
Sayende!!!

Sahipsiz Kedi ve Masum Fahişe

Soğuk bir kış gecesi. Sabah yağan karın beyazlığı halayerlerde. Caddeler kaldırımlar yğmur ve pislik içinde. Delice esen yakıcı rüzgar evlerin bacalarıyla oynaşmakta. Perdeler dışarının soğuk ve gri görüntüsünü sansürlemek istercesine içine kapanmış pernecerelerde. Norml insanlar bu sate üçüncü uykularında olmalı. Odlrın işiklarıise çoktan sönmüş. Kendini saran gizemli bir kararatıya teslim olmuş İstanbul. Gökyüzü iyice zifire bağlamış yağmur desen karın ardından ha yağdı ha yağacak.. kesik kuyruklu ürkek bir kedi dolaşıyor sokaklarda ürkek ürkek. Boynunu bükmesinden ve bşını ara ara ufak ayaklarının altına almaya çalışmasından belli üşüyor olduğu. Mini minnacık adımlarını atarken ürkek bakışlarla kendisine halinden anlayan bir yandaş arıyor olmalı, bu saate tek başına dolaştığına göre koca koca dinlerin kader ve alınyazısı dediği lanet kendini en acımasız yüzüyle küçük kendiye göstermiş olmalı. Ana kapısı sokaktaki herşeye karşı kitlenmiş dar girişli bir apartmanın önünde dinlenmek ve birazcık olsun ısınmak için ayacıklarını büzüp başını yana yatırıyor. Çöp kovalrından kldırımlara düşen yemek artıklarının kendine büyük bir nimet olarak sunulmasından bıkmıştır belki de. Doğru düzgün bir kaç lokma boğzından geçmemiştir bile. Kurumuş bayat biskuvi kırıntıları ile donmuş sulu yemeklerin içindeki taşlaşmış ekmek parçaları, hepsi hepsi bu kadar… taş duvarın önünde klakalmış bir başına. Arabalar korna çalarak geçmekte önünden. Karşı tarafta ki renkli neonlar yanıp yanıp sönmekte peş peşe. Kaldırıma çıkıp yeniden yürümeye devam eder. Durması iyiye alamet değil onun için. Yaşlı bir kedi ‘böyle soğuk havalarda durursan donup ölürsün’ demişti birkeresinde ona. Az sonra onun kader ve alın yazısına uygun bir biçimde kuvvetle patlayan bir gögürültüsünün ardından şiddetli bir yağmur boşalıyor gökyüzünden. O hala köşe başında yağmurdan korunmak için geçtiği saçagın altında öüsteri bekliyor. Her zaman ki yerlerinde durmak zorundalar. Avuç dolusu boya var yüzünde abartılı ve normalde pek hoşuna gitmeyen bir makyaj yapmış, mesleğinin gerekliliğini yerine getirmek için. Yüksek topuklu ayakkabılarına alışabilmiş değil henüz, yürüken yüzünde belli etmemeye çalıştığı cı ifadesinden belli. Hande’den öğrendi hep bu numaraları, böyle giyinip süslenmeyi. Onlar iyice kanıksamışlar bu yaşam biçimine, hergece aynı hikayeyi tekrarlayıp hayatlarını kazanmaya. Kısacık dareteğini çekiştirerek amansız bir biçimde soğuktan korunmaya çalışıyor. Bir müşteri gelse de bir an önce burdan gitse.. bu soğuk hava; gölgesinden el karınlığından yağ fışkıran, göbekli, ağzı leş gibi ucuz içki ve sigara kokan maganda birinin yatağına girmek kadar ürkütücüdür onun için. Her fahişenin kaderidir bu. Her sürtük bu acımasız gerçeği kabullenmiştir. Caddede beklemek; aç kalmak, polisi başına bela almak demektir. Oysa sapıkça acımasız fantezilerine onu alet eden, verdiği üç kuruş parayı hak etmesini bekleyen müşterisi isimsiz beyaz atlı prensidir onun. Nasıl olsa sabah kalktığında o adamı adam onu cadde ikisinide hatırlamayacaktır. Bazen kendisini küçük bir kediye benzetir, sarı kahve rengi tüyleri olanyürüken dengeli adımlarını özgürce atabilen bir kediye. Keşke bu yaşama kedi olarak gelebilseydi. Bu düşüncesinden ayılmadan kaldırıma yabancı marka bi araba yaklaşır. Orta yaşlı bir adam camdan dışarı uzanıp ‘kaç para’ diye fiyatını sorar. Böyle tipleri iyi tanır oldu artık. Hande söyle demişti; ‘yabancı plkalı arabalardki müşteriler yılbaşı ya da tatil için ülkesine gelir kendini dışarıya atan alamancılardır daha çok, barda pavyonda para harcamayı severler ama bize gelince pazarlık yaparlar’ doğruydu galiba Hnade’nin dedikleri. Adam sıkı bir pazarlığa girişti. Netekim fiytta anlaşamadışar, gece uzun diye düşündü, yine biri gelir nasıl olsa. Saat yarım olmuştu, genç bir kadın, Taksim/Elmadağ yolunda kendini satacak bir müşteri bekliyor. Beyoğlunun arka sokakları sidik kokan otellerin, küf kokan dostlukların, marjinal istemlerin, düş bozumu umutların oluştırduğu ve her yer her köşe başı kusmul ve sidik izlerinin bolca rastlandığı kendine özgü bir dünyadır. Burada aşklar, sevişmeleristerik düşler anlık ya da geceliktir. Bir yalan dünyadır Beyoğlu. Yaşamı boyunca bastırdığı cinsel dürtülerini bir gecede yşamak isteyenler gelir buraya, annesinden karısındn kocsından habersiz hatta bazen kendisinden bile sklr bu gerçeği. Kimisi bir kadınl çeşitli fantaziler yaşarkarısından göremediklerini onunla paylaşır bir başkası ise o gece bir ‘dönmenin’ ya da eşcinselin cizgisi dışındaki yatağına bırakır kendini. Bir keresinde ünlü bir isim şunu istemişti ondan; ‘bir geceliğine seninle yer değiştirmek istiyorum’ bu cümleyi uzunca bir süre düşündü. Hele sıcak bir yaz gecesi tanınmış bir futbol kalecisi telefonla kandini aramış evine davet etmek istemiş gerekçe olarakta kendisiyle grup ilişkiye girmek istediğini söylemişti. Para karşılığında kendisinden istenen herşeyi yapıyordu.
Montunun yakasını kaldırıp üşüyen yanaklarını rüzgardan korumaya çalışır. Çocukluktan başlayan sorunları dertler yumağı olmuştur.artık bundan sonrası ise pek ilgilendirmez onu. Sokaktan geçen her erkeğin koynuna bırakı verir kendini. Birkaç satlik inilti, sahte orgazmlar sabaha kadar mide bulantısına dönüşür dudaklarında. Onun tek düşüncesi alacağı paradır artık.yşadıkları ve ona yapılan muamele rhiç umrunda değildir artık. Beraber olacağı insanlşarın onur kırıcı sözleri ve hareketlerine karşı duyarsızlaşmıştır artık. Hele ki bir gecede iki ya da üç müşteri buldumu keyine diyecek yoktur artık. Ağlamak ister ma beceremez.. yüzünde ki okkalı boyası akmamalıdır. Keşke kedi olsaydım diye düşler böyle zmanlarda.. müşteri beklerken ya da bir yatağa girerken.Küçük kedi duvar dibinden bazen yürüyerek bazende sağa sola bakınarak çevresini süzerek kendine yandaş arar. Ama… bu saate ne bir kedi vardır ne de onu kucağına alıp sevecek biri… umutla yürümeye devam eder.
Bir araç daha durur, köşe başına doğru fren yaparak. Bu kez yeni yetme bir gençtir ona fiyatını soran. At kuyruklu gençle fiyatta anlaşamaz. Buna pek bozulmazda, gencin pencereyi kapatırken yüksek sesle ‘şağılık fahişe’ demesini bir türlü sindiremez. Ardından bağırıp küfreder. Hande böyle durumlarda çantasındataşıdığı sustalıyı göstermesini önermişti. Böyleleri sustalıyı görünce korkup ardına bakmadan kaçıyorlarmış. Iyice üşümüş bacaklarını biraz olsun ısıtma umuduyla ovuşturduğu elleriyle düzlerini ovalar ama nafile. Içi titreyerek yeni müşteriyi beklemeye koyulur. Geçen ay ev kirasını ödeyemediğinden Kadir beye karşı bir kez dha aynı yüz ifardesiyle gitmek istememektedir. Heleki onun kocaman göbeğini oynatarak, sgaradan sararmış dişlerini gösterip kirli tırnaklı ellerini ovuşturarark ‘ya kirayı ödersin ya da…’ demesini hiç dinlemek istememektedir. Derin bir iç çekip ‘bi müşteri gelsede gitsem’ diye düşünür tekrar. Birde ayaklarının dibinde küçük bir kedi görünce çok şaşırıp eğilerek şefkatle alır. Gecenin karanlığında kısmetini bekleyen bir fahişe ve sahipsiz küçük bir kedi saniyeler içerisinde dost olurlar. kadın ve kedi.saçağın altında birleşen iki yitik yazgı. Kedi yeni sahibesinin kucağında mutludur çoktan. Kulağına sevgi sözcükleri fısıldayan 17 yaşındaki kadının elleri sırtını okşadıkça bütün gün aç karnına yaptığı umut yolculuğunun sonun geldiğine inanmıştır sanki. Genç kız annesinin küçük oğluyken işten gelen babasını kucağına uzandığında hisetmiştir en son bu duygular.
Kaldırımın önünde bir araç durur, içinde iki kişi vardır.alkollü oldukları her hallerinden belli iki erkekten biri pencereden uzanıp fiyat sorar. Ne olurdu sanki sadece bir tanesi usulen ‘merhaba, nasılsın dese önce. Kucğında kedi karşışında bu gece ki kısmeti…yüksek bir fiyat söyler inadına tez elden gitsinler diye. Eliyle ağzını şapırdatarak silen adam ise ‘tamam yavrum’ der. Ne yapacağını bilemez bi an. Ikisi arasında bir seçim yapmalıdır. Ojeli elleriyle tuttuğu yavru kediyi bırakmayı düşünür.. ama bırakamaz… kedi uyuyordur çünkü… boncuk mavisi gözleri kapalıdır. Belli ki kucağında aradığı sıcaklığı, huzuru bulmuştur. Onu uyurken soğuk kaldırım taşına bırakmaya gönlü elvermez.. boğazına kadar güçlü bir ivmeyle gelen hıçkırığı geri çevirir. Zira kendisi 14 yaşındayken telefonunda aşık olduğu adama yazdığı mesajlarını yakalayan babası onu böyle bir havada arabasından indirerek soğuğa bırakmıştır.. daha erkekliğinin güzel ergenliğini tadamadan, arkadaşlığı, dostluğu, aşk ile sevişmeyi bilmeden zoraki evrimini bir fahişe olarak tamamlamıştır. Beyoğlu’nun pis arka sokalarında başlayan hikayesi Elmadağ yolunda devam etmektedir. Korna sesi ile gerçeğine uyanır. Müşterisi sabırsızlanmaktadır. Kucağında uyuyan kediye bir kez daha bakar. Anacığı gelir gözünün önüne hayal meyal. Boncuk boncuk gözleri vardı, tıpkı bu kedi gibi iye düşünür. Babasından kan kusana kadar dayak yerken onu savunmamasına rağmen belki de doğduğunda çok sevmiştir. Elini öpemediği kucağında doya doya uyuyamadığı elleri kınalı başörtülü anacığı..
Gözünde süzülen iki damla yaş abartılı makyjını bozar. Bu gece müşteriye gitmeyecektir. Gerekirse Kadir beyi memnun edecektir. Zaten ne fark ederdi ki? Herkes ondan aynı şeyi beklemektedir oysa hiç himse sevgisini aşkını önemsememiştir. Ilk kez bu kedi… Hiç birşey istemeden usulca yatmaktadır koynunda.. eliyle arabaya gidin işaretş yapar. Tüylerini yanağına sürttüğü kedisine hiç tatmadığı ana sevgisini tattırma duygusuyla sarılarak evine doğru yol alır..

Dördüncüden Haber Yok

Hacettepe Tıp Fakültesi ikinci senedeydim. Pazartesi sabahları benim için tam bir kabus olurdu Sınıftaki beş kız kendi aralarında moda üzerinde konuşurken otuz erkekten büyük bir bölümü maç sonuçları üzerind eküfür kıyamet hararetli yorumlar diğerleride becerdikleri ya da becermeyi hayal ettikleri karı/kızlar hakında atıp tutarlardı. Boysa benim hafta sonu yaşantımı, geçmiş aşklarımı, kayıplarımı, heyecanlarımı, düşlerimi anlatabileceğim kimse yoktu. Gerçi yıllardır açık bir insandım ve gerek sınıf birincisi olmamdan kaynaklı ders konularında gerekse hepsini sustuduğum spor konularında ki muhabbetlerde bile aranılan bir adamdım ama yine de içimde bir parça kendimi gerçek anlamda ifade edemediğim birinin acısını, eksiğini duyardı. Bu anlamda yalnızdım.
Ders aralarında büyük bir ümitle koşardım kantine.. herkesin tüzüne bakar muhabbetlerini dinler beden dili analiz dersinden öğrendiğim kadarı ile davranışlarını okumaya çalışırdım ama hayır.. benim kendi dilimden konuşabileceğim kimse yoktu..kendimi yabancı bir yerde sığınmcı gibi hissediyordum, ki sonradan bu his benimle her gittiğim yere gelir oldu… lanet okuyordum bize öğretilen tüm toplumsal istetisliklere.. hani toplumun yüzde üç nokta beşi eşcinseldi..! eğer bu gerçek olsaydı sırf bu kantinde onlarc eşcinsel olması gerekirdi. Kısa saçlı, uzun saçlı, zeki, orta seviye zekalı, dindar, ateist, genç yaşlı yüzlerce erkek ve onları köşemden izleyen ben…
Üçümcü sene şöyle düşündüm; ” evet, burda yalnızım. Ama, burada yaşamak en az etrafımdakiler kadar benimde hakkım. Bursumu verenler (ailem fakirdi) ben gay olduğum için vergiden muaf tutulmuyordu ki, ben ise gay olduğum için her ay almam gereken teki asgari ücret kadar olan kitap ve harici araştırma masraflarından muaf tutulmuyorum. Üniversiye (hele ki tıp fakültesi) demokratik ve bilimsel bir ortam ise beni kimliğimden sebep dışluymazlar”
Sonra kız erkek tüm arkadaşlarıma kantinde yakışıklı bulup beğendiğim erkekleri ve onlar hakkındaki fantazilerimi anlatmaya başladım.. hepsi şok olmuştu.. beni biliyorlrdı ama bil/konuşma prensipleri gereği yıllardır hiç sormamışlrdı ve bu tarz cümleleri ilk defa duyuyorlardı.. farkettim ki tıp fakültesinde olmamıza rağmen onların kafasında ki gay imajı travesi/transeksuel ya da aşırı feminen tiplemeydi (sanki bu kabahatmış gibi). Dedikodular kulaktan kulağa dolaştı.. her gittiğim yerde bana bakan gözler görüyor fısıltılar işitiyordum.. hakkımda acaba hangi öğrencilerle, öğretim üyeleriyle yatmıştır bahisleri dönmeye başlamış bşarılı olduğum alan derslerini bu sayede başardığımı düşünenler olmuştu… aylar sonrav uzayan saçlarıma, çift kılağıma taktığım küpelerime, zaman zaman gözlerime çektiğim kalemime, ‘aykırı’ giyime dair yapılan tüm dedikodulara son noktayı koydum..
Dördüncü senede artık herkes beni bu kimliğimle anmaya ve başkalarıyla tanıştırırken bunu betimlemeye başlamıştı.. Yüzde yüz kabul görmesemde, kabul görenlerin kabul ettikleri imaja içten içe karşı çıksam da bir şekilde ben olarak anılmak rahatlık hissi vermişti.. Zaten hayatım boyunca hakkımda dedikodu yapıldığından olumsuz şeyleri pekte takmamıştım. Sonunda insanlar ‘ipnedir ama aşırı zeki ve çalışkandır çokta kültürlüdür’ kıvamına gelmişlerdi..
Fakat üst sınıflardan 4 kişi vardı ki onları kendime çok yakın hisediyordum. Ama onlar bütün dostluk çabalarıma rağmen, hem birbirlerinden hemde benden uzak durdular. Belirli bir süreçten sonra herkesle arkadaş olmuştum ama bu garip dörtlü ile samimi olamadım. Hele ki bir tanesi ile 1967 den beri fakültede ki lgbt hareketlerinden bahsetmeye başlayınca tüm o çıtkırıldım hali iel ‘şey benim isveçte kız arkadaşım var.. yazları beraber oluyoruz’ diye masallar anlatır kaçardı.
Beni okulda asıl kahreden bu korkaklıklarıydı.
O sene sonuda ben ailevi nedenler ve bir türlü rahat duramayıp ilaç sektörünün tıp fakültelerinde ki baskısı hakkında sürekli yazı yazınca kesilen burslrım nedeni ile okuldan ayrıldım. Zayen o tuhaf dörlüde aynı yıl mezun oldu. Herkes bir şekilde hayatın rüzgarına kapıldı. Aradan yoıllar geçti, bir tanesini gay barda gördüm. Alkollüydü, dans ediyordu, dans pistinde ki herkese en ucuuzndan yavşamakla kendini genç oğlanlar elletmekle meşguldü. ‘orospu’ dedim içimden. Daha sonraları diğer bir tanesinin travesti olarak çalıştığını duydum.. tuhaf.. paraya ihtiyacı yoktu oysa.. yani olmamalıydı. En sonunda bi diğerinide bir konser çıkışı harbşyeden kasımpaşaya yürürken geçtiğim taksim gei parkında bir lambanın loş işiğinin aydınlattığı bankta oturuken gördüm. Yalnızdı, sigara içiyordu. Yanına oturdum. Hiç konuşmadan sigara içtik. Beni hatırlayınca eşcinselliğini, trükiyede ki eşcinsel hareketin eşçinselleri nasıl başka yollara çektiğini konuştuk. Hasret giderdik. Güzelim okul yıllarından bahsederken pişmanlık duyduğunu hissetim. Ama neye yarar.. onu iş yerime ve hatta evime davet ettim. Gelmedi.. bi zaman sonra intihar ettiğini okudum şars eseri eski gazeteleri masasına bırakan bir müşterimin yanındayken..
Dördüncü kişiden hala haber alamadım.