böyle…

Ben bir daha asla bir başkasına böyle yenilmem diyordum, asla bir daha bu kadar yanmaz canım diye düşünüyordum. Yanılmışım, her zamanki gibi.. Hayatıma giren herkes, sanki büyük bir hayal kırıklığı olarak kalmak için yapıyor bunu. Ben kötü biri değilim, yemin ederim. Yaşadıklarımı hakedecek tek bir kötülük yapmadım. Peki sebebi nedir bu içime düşen ateşin? Nasıl yanıyor canım bilseniz, sönmesi için oturup ağlayasım var geceden sabaha. Kimin hakkımda ne dediği umrumda bile değil. Çocuk gibi olduğumu düşünsünler, hatta hiç büyümediğimi. Onlara içimi açıp yaramı göstersem, ‘geçer’ derler. Hiç geçmesin istediğin yaraların güzelliğini kimseye anlatamazsın. Ben bir daha sevmem de kimseyi diyordum, büyük konuşmanın cezası ağır oldu, böylesini hiç beklemiyordum. Hangi ara sevdim seni, hangi ara da böylesine bağlandım sana ki senden öncesini unutur oldum. Sorular sorup duruyorum kendime, hayatında onca gereksiz insan yer edinmişken neden beni küçücük bir yere de olsa sığdıramıyordun? Kabul et, sen de korkuyorsun. Hayatının merkezi olmamdan, biraz daha yaklaştıktan sonra aşık olmaktan korkuyorsun. Çünkü daha önce hiç kimse olmadı benim gibi, hepsi basit bir oyalanmadan ibaretti senin için. Daha açık konuşayım, yalandı, yanlıştı. Gerçeklere tahammül edecek, onlarla yüzleşecek yüzün yok. Bu yüzden kaçar gibi gittin, bu yüzden başlamadan bitti her şey. Pişman olur, ya da olmazsın. Orası beni pek alakadar etmez artık, kırgınlığım daha nice geceler geçmeyecek. Ben her şeyimle sen de kalmaya hazırken, sen gitmeden bana seni güzel hatırlayacağım tek bir hatıra bile bırakmadın..

Reklamlar

Boş İşler…

Literatürde, hissettiğim şeylere karşılık olacak kelimeler yok. Bu yüzden anlatamıyorum. Bu yüzden anlayamıyorsunuz

Bu yazdıklarımı aşkla meşkle falan bağdaştırmayın.
O mevzular için canını sıkacak biri değilim.Ben ilkokul 3ten sonra bıraktım o mevzuları.

Malesef ki çoğu insanın mutlu olmak için tek ölçütü aşk.
Mutsuz olmak içinde öyle.
Bu öyle bişey değil ki lan, hayat böyle bişey değil.
Bedenen değil,akıl olarak büyüdüğünüzde nedemek istediğimi anlayacaksınız. aşkınızın ayrı,o 3kuruşluk aşk acılarınızın ayrı içine tüküreyim

Kötü…

Ben ne vakit şiir okusam sen gelirsin aklıma..
Ne vakit seni düşünsem, adı şiir olur hecelerimin..
Kimi zaman çocukluğumdan kalan bir anıda bulurum seni,
kimi zaman geleceğe dair hayallerde..
İçtiğim suya, yediğim lokmaya, aldığım her nefese biraz sen katarım ..
Biraz gözlerini alırım,
biraz hayalini..
Sonra başlarım boş kağıtlara seni anlatmaya..
Gelmediğin her gün için bir şiir yazarım,
ve sen yazdığım her şiirde biraz daha uzaklaşırsın..

Uzak olman düşüncesi kötü,
çok kötü.
Aylar oldu görmeyeli seni,
ve yıllar oldu bir tene sıkı sıkı sarılmayalı..
Çok uzun zaman oldu içten bir seviyorum’a rastlamayalı..

Sana gelirsek ;
Sen zaten hiç yanımda olmadın,
ama
hep
vardın
sol
‘yanımda’..

Merak Ediyorum!

Merak ediyorum, sende beni merak ediyor musun?
Herhangi bir saatte, herhangi bir ruh haliyle, can sıkıntısından sarıldığın televizyon kumandasıyla kanalları zaplarken, adımın geçtiği bir diziye rastlamıyor musun?
Ben sana çok rastladım, ağlayacak gibi oldum her seferinde..
Ağladım da, sen ağlama…
Kaç gün oldu görüşmeyeli, saydın mı?
ben 21’de tıkandım…
Unutmadan, sana gel diyecek kadar aciz bir haldeyim.
(gel)…
Dışarı bile çıkmıyorum uzun zamandır.
Markete annem, ufak kardeşim gidiyor..Yanlış sigaradan alıyorlar her seferinde.. ama olsun, sen yokken yaktığım her sigara, marlboro gibi siniyor içime..
Marlboro’da ki ”r” kadar önemsiz yani markası..
Balkona çıkıp sokağı seyrediyorum sık, sık..
Sokağın başında elinde bir şişe şarap, tek dal sönük sigarayla bağıran deli çekiyor dikkatimi.
Diyor ki;
”Ey terk edilenler, muhtaç olduğunuz kudret, yalnızca bir kişinin dudaklarından çıkacak 2 kelime, 1 cümle, 13 harfden ibarettir..
Ve bu hiç bir zaman olmayacak!
Ne duruyorsunuz öyleyse, intihar edin…
Ve ekliyor;
Merak ettiğinizin aklının ucundan bile geçmiyorsunuz, emin olun canı hiç sıkılmıyordur, bu sebepten televizyon da izlemez.
Zaten adınız bile güzel değildir sizin, dizide geçmez..
Ama ağladığı olmuştur, sevinçten..
Değil görüşmediğiniz günleri saymayı, gittiği gün ki tek bir saati bile saymamıştır o.
Acizliğiniz, onları yalnızca yüceltir.
Hem baksanıza, anneniz, ufak kardeşiniz, onlar bile umursamıyor artık sizleri.. Sigara hep farklı farklı, gazetelerde ki haberlerse her gün aynı..”
Sonra birden sigarasını kırıp attı deli, şarap şişesinden dolu dolu son bir yudum aldıktan sonra tüm hiddeti ve öfkesiyle haykırdı;
”Ne duruyorsunuz öyleyse?
– Ben intihar ediyorum, sizde edin!”

Gün Işımadı mı Oralarda?

Simdi bir yerlerde,

Aciyla islaniyor uzun havalar.

Bir yerlerde yaslı ter dokuluyor topraga.

Can veriyor biri buklum buklum ipe.

Uc bes dizeye sigdirmaya calisiyor da sevdasini,

Kan siziyor parmaklarindan bir ergenin.

Alacakaranlikta ışık serpiyor sokaklara veletler.

Yasakli düslerini koyup yataginda,

Gül yüzlü sevdigini,

Manzarasiz odalarin masa başlarina tasiyor bir ihtiyar.

Kaçinci iş saatleri kimbilir,

Asfalt döküyor işçiler,

Siradan gibi görünen bir sabaha.

Ama kirginliklarla,

Ama sıkıntilarla,

Gün ışıdı sevdiğim, uyan.

Hala kan siziyor parmaklarimdan

Yolculuk

Ellerim boşluğa kayıyordu. Avuçlarım terliydi ve bir cinayetten geliyordu vakit sanki,

tedirgin ama sakin…

En son gördüğüm düşü anımsıyorum da; ellerin bomboştu yine ama bir şeylerin izi vardı. Ya bir şeye tutunmaya çalışmışlardı ya da bir şekilde uzun süre sımsıkı tuttuğu nesneyi tutmaktan vaz geçmişlerdi. Terli ve titrekti ellerin, ben onlara bakarken…

Korkuluydu gözlerim ve yüreğim yeni kurtulmuştu sanki bir sevdadan. Ayakta dimdik durup ellerimi seyrediyordum.

Odaya sakin ve ılık bir esinti girdi. Vücudum ürperiyordu. Hastalanacaktım. Ya da aklıma gelen bir şey tüylerimi diken diken ediyordu. Bilemiyorum şimdi…

Uzun yürüyüşlere çıkmalıydım sanki. Uzun süre bir şeyleri aramak ve bulmak için yollara düşmeliydim. Ruhum bu anlamsız ‘yalnız’ı kaldıramıyordu. Bir yerlerden bir müzik sesi geliyordu. Gerçekten bunu duyuyor muydum, yoksa ben mi bir şarkı mırıldanıyordum?

Uzun süre hiçbir şey konuşmadan oturduk öylece. Beni uğurlamaya gelmişti, yolda okumam için birkaç eski kitap getirmişti. “Gitme.” diyemiyordu. Kalmamın anlamsız olacağına karar vermiştik. Yüzüne bakamıyordum. Bir kere, bir kere gözüm değse gözüne, kalırdım, biliyordum. Oysa kalmakla ona kötülük edebilirdim, gitme vaktim, bu limandan da ayrılma vaktim gelmişti. Kendi

kıyılarımı özlemiştim. Bir bedevi misali içimde taşıdığım çölde böyle bir vahaya kanamazdım. Kervana katılmalıydım, içimdeki kervana. Ellerime ve ellerine bakıyordum. Ellerimi ve ellerini düşünüyordum. Elleri küçük, beyaz, bakımlı ve güzeldi. Onları çok defa tenimde hissetmiştim. Nasıl beceriyordu bilmem ama her zaman çok güzel kokarlardı.

Ellerime baktım. Kalem tutarken görmüştüm en son onları. Bir de bir düşte büyürken. Sessizlik büyüyordu. Kucağımda sessizlik büyütüyordum. Yağmur başladı. Yağmurun cama vuran tıpırtısı sessizliği bozuyordu. Biz o tıpırtıyı dinliyor ve başka insanları seyrediyorduk. Biraz daha iyiydi böylesi. Konuşmamız gerekmiyordu.

Çay içmeyi de böyle yolculuklarda öğrendim ve sevdim. Böyle yolculukların bana sevdirdiği diğer bir şey de radyo dinlemekti. Ne kadar yalnız olduğunu ve bıraktıklarını pek umursamıyorsun… Yağmur dindi. Vakit geçiyordu ve gitme vakti yaklaşıyordu. Gözlerine bakmayı deneyecektim. Sessizlik, fısıltı, yarım yamalak kurulan, kırık dökük sözcüklerden oluşan konuşmalara dökülmek üzereydi…

– Bana yazarsın, ya da telefon et. Sesini duymayı seviyorum. Hem belki sana anlatacaklarım olur.

– Yazmayı denerim. Bilirsin telefondan pek haz etmiyorum. Çok fazla mekanik ve duygusuz bence. Benim zaten tükenen insansı tarafımı tekdüzeleştiriyor. İfademi zayıflatıyor.

– Bu defa seni özlememeye çalışacağım.

– Yapma lütfen… Gitmem senin için de iyi olacak. Bu kent fazla gri, fazlasıyla sıkıcı artık. Gitmezsem seni de bitireceğim ve bu sevgisizlik yapmacık tohumumuz olacak… Asla bir daha sevgi yeşertemeyecek hale bürüneceğiz.

– Yazık… Halbuki tam da seninle mutlu olmayı öğrenmeye başlamıştım. Ne çok yolculuklara gittik seninle.

– Ve ben hep yalnız döndüm o ruh yolculuklarından. Bu yüzden hep uyurgezer buldular ya beni…

Güldü… Gülmekle ağlamak; gitmekle kalmak ve sevgi ile nefret arasında bir duraktaydı. Her iki yöne de gidebilirdi. Kalmayı seçecekti. Ellerine bir daha baktım. Sımsıkı kenetlenmiş, birbirine girmiş öylece duruyordu. Bilge bir tavırla az sonra bir öğüt verecekmiş ya da sakinleşmemi sağlayacak gibi asabi bir dinginlik içindeydiler.

Böyle parmakları sımsıkı kenetlenmiş elleri daha önce de görmüştüm. Tıp fakültesinde yazdıklarımın, yaptıklarımın ve düşündüklerimin hesabını verirken heyet başkanının ve üyelerin elleri de masanın üstünde böyle birleşmiş bir haldeydi. Sonra ilk sorgulamamda beni bir masanın başına oturtmuş konuşturmaya çalışan çıyan gözlünün de elleri de böyle masanın

üzerinde duruyordu ve ben onun gözlerine bakarak bu iki oyuğu daha nerede gördüğümü hatırlamaya çalışıyordum. Doğa kanallarında ki çıyanın gözleriydi. Bir keresinde ben de terk edilişimi aynı duygu birliği içerisinde ellerimi masanın üstüne kenetleyerek sakin olmaya çabalar bir şekilde dinlemiştim. Bunları ona söylemeyi düşündüm. Söylemedim. Sustum. Trenin kalkma vakti gelmişti.

Ayrılığın çanı önce siren olup çaldı sonra anons olup eski garın duvarlarında yankılandı. Az sonra bütün bu düşüncelerimden sıyrılacak ve kendime doğru yola koyulacaktım. Arkama bakmamayı öğretmişlerdi onca yıl içinde. Yüreğim bir gömü daha kazanıyordu. Hiç bir planım yoktu. Yüreğim gitmek istiyordu, kendimle olmayalı çok olmuştu. Yaşamayı, başka bir yerde var olmayı sürdürebilir miydim? Bunu anlamak için gidiyordum. Yavaşça ayağa kalktım, sırt çantama

eğildim. Kitapları masanın üzerinden topladım. Gerçekten gidiyordum yani. Gözlerine bakamıyordum. sevgiyle elimi uzattım. Bir yerlerde bir ballad çalıyordu Bruce Springsteen‘in Streets Of Philadelphia‘sı olabilirdi. Elini sıktım ve bıraktım. Sanki normal bir seyahate gidiyordum. Oysa bir daha bu şehre ve bana hatırlattıklarına uğramayacaktım. Öpüşmedik. öpmezdim. Öpersem kalırdım ve sırtımdan vururlardı beni.

Bıraktığımda ellerini, ellerim bir boşluğa doğru kayıyordu.

Avuçlarım terliydi ve bir cinayetten geliyordu vakit sanki, tedirgin ama sakin…

Yusuf ‘Eric Draven’ Pişkin

When the night comes fallin from the sky

Tum gunun bogrume yumruk gibi indigi yarinin bir yumru gibi bogazima takildigi saatler.. odanin tavaninda biriken sigara dumanlariyla sekiller kurup hayallere teslim yalnizlik.. Bugunu dunle, yarini bugunle iliskilendirmenin ve yorgunluga kidem kazandirmanin saatleri.. insanin kendi kendisini onemsemesi kendisinin kiralik katilidir aslinda.. tuhaftir ki bencillerse yasarlar.. Benim kurdugum, dusup kirilir diye korktugum düşlerimle ayagina basip saygisizca raks ederlerken yasarlar.. Bense sadece yazarim.. Yazan kisiye baskasinin yasamini yazmak yada bir baskasin kendi satirlarinda yer vermek lanettir belkide.. Yasamim zaten bana ait degil, bari yazilarim olsun.. ki ben bu satirlari bile 5para etmez bir telefondan onlarca kez duzelterek bir baskasi icin yaziuorum Düşlerimde kaybolmus sehir, sehirde kaybolmuş aşk, aşkta sonmus sigaralar, sigaralarima tat veren sarkilar, sarkilara adanmis hayatlar, hayatlari kimsenin umrunda olmayan insanlar.. Ne kadar anlam vermeye calisirsam calisayim, ne kadar renk katmaya calisirsam calisayim, ne kadar ugrasirsam ugrasayim Tanrisal yazgi komik.. birsey birseydir cunku o sybo seydir.. Gokyuzu neden mavidir? Cunku denizi yansitir! Deniz neden mavidir? Cunku gokyuzunu yansitir.. Sabah olmasin diue dua etsem geceyle kalabilirmiuim? Ben aglamaktan cok yoruldum.. Gozyaslarimiz tuzlu olmasaydi belki meleklerle ayni seyi gorurduk.. Gercek.. bu kadar yogun yasanmadigi zaman guzel..