David Cronenberg’in Spider filminin/senaryosunun psikanalitik değerlendirmesi

(Macaristan’da psikoloji okuyan eski sevgilimin yoğun israrı üzerine yaptığım ödevi.. ki hiç tarzım değildir başkasının ödevini ypmak.. bakalım sınıfı geçebilecek mi?)

Bu sunumumda David Cronenberg’in 2002 yapımı olan Spider filmini ana karakterin (Dennis Cleg) psikoz kategorisi içinde değerlendirilen şizofrenisiyle, karakterin birebir gözünden geriye dönüşlerle izlediğimiz sorunlu Ödipal senaryosunu temele oturtarak psikanalitik bir açıdan inceleyeceğim. Sizlere Örümceğin akli durumunun hayali dünyasına, halisülasyonlarına ve özellikle de ‘anne imagosuyla’ ilgili olan tekrar saplantısı bozukluğuna (repetition compulsion) nasıl etki ettiğini göstereceğim. Filmin izleyici yorumuna oldukça açık olduğunu ve bu yüzden de sadece bir tane çözümlemenin yapılamayacağını düşünüyorum. Ben bu analizimde Örümceğin anne figürünü ikiye ayırmasının ve sonunda da öldürmesinin altında yatabilecek olan nedenleri iki altmetin üzerine odaklanarak paylaşmak istiyorum.

Şunu belirtmek isterim ki, psikoz bir hastanın iç dünyasına dalan bu film izleyiciyi ana karakterle özdeşleşmeye, iç dinamiklerini anlamaya ve adeta onun akli durumunu içselleştirmeye sadece teşvik etmekle kalmamakta aynı zamanda seyirciyi bu oyunun içine sürükleyip yönlendirmeyi de başarmaktadır. ‘Gerçek’ ile ‘hayali olan’ arasındaki çizgiyi bulandırmakta ve örümceğin sorunlu hafızasının içinde kaybolmasını mümkün kılmaktadır.

Film bir tren istasyonunda açılır; tüm dinamizmi ve canlılığıyla hayatın aktığını, insanların hızlı bir şekilde yürümekte ve birbirleriyle iletişim içinde olduklarını görürüz. Öne kaydırma hareketiyle istasyon boyunca ilerleyen sabit kamera ana karakterimiz olan Örümceği gösterir bizlere en son olarak ve işte o an bu adamın her hareketinden ve tüm detaylarından bu dünyaya ait olmadığını anlarız; dışsal gerçeklikle bağlantısını kuramadığı kendine ait tamamen farklı bir içsel gerçekliği vardır. Karakterin psikozunu ele aldığımızda ‘ağ’ motifinin film boyunca karakterle metonimik, yani birbiriyle bütünleşmiş bir ilişki içerisinde olduğunu görebiliriz. Örümcek kendine özgü bir fantezi ağı yaratmış-kendi örümcek ağını- ve tıpkı tüm diğer psişik varlıklar gibi o da kendine biricik bir yol belirlemiştir. Somut anlamda düşünüldüğünde örümcek ağları doğrusal değildirler, sonsuz sayıda yörüngelerin/yönlerin izlenilebileceği parçaların bir araya gelmesinden ortaya çıkan bir bütünden (assemblage) ibarettirler. Filmde örümceğin hem bir çocuk hem de bir yetişkin olarak zaman içerisinde geriye ve ileriye hareket ederek kendi ağını ördüğüne tanık oluruz. 90 dakika boyunca bu sayede farklı eşmerkezli halisünasyon halkalarını aşarak kendi ağının merkezine ulaşmaya ve dolayısıyla da kendiyle ilgili ‘korkunç gerçeği’ öğrenmeye çalışmasını izleriz. Kendi çarpıtılmış anılarıyla dış gerçeklik arasındaki aşılamaz uçurumu kapatmaya çalışır Örümcek. Sürekli yanında taşıdığı ve içinde hiçbir özel anlam taşımayan yazılar bulunan bir defterden kendi geçmişini okuyarak (aynı zamanda yazarak da geçmişini yeniden oluşturmaya çalışmaktadır) hatırlamaya çalıştığını görürüz. Tamamlamaya çalıştığı, fakat başaramadığı için en sonunda yırtıp attığı martı yapbozunu da hem bir geçmiş hem de yaşadığı anı anlamlandırmak adına verdiği mücadelenin bir metaforu olarak algılamak mümkündür.

Karakterin şizofrenisinin filmde oldukça önem taşıdığını belirtmiştim. Şimdi bu konunun Ödipal senaryo ve bunun cinsel çağrışımlarıyla olan bağlantısına eğilmek istiyorum. Filmde ana kadın karakter (Miranda Richardson) olan anne figürünün ikiye ayrılarak bir tarafta masum, iffetli ev kadını olan Bayan Cleg ve diğer taraftan da şehvetli ve kötü fahişe Yvonne Wilkinson olması bu konunun temel taşlarından birini oluşturmaktadır. Freud Ödipal karmaşa teorisinde her küçük erkek çocuğunun (infant) anneye erotik arzular ve babaya da düşmanlık hisleri beslediğini belirtmiştir. Diğer bir deyişle, anne çocuğun fantezi dünyasında ‘arzu nesnesi’ (love object) olurken, baba da çocuğu hadım etmek isteyen en büyük rakibi ve düşmanı olmaktadır. Babayla gelişen bu sürtüşmenin sebebi çocuğun aslında kendine ait olmayan bir kadını arzulamasından (incest taboo) ve bu sebepten de ‘suçlu’ olduğunu bilmesinden kaynaklanmaktadır. Freud’a göre çocuk 6 yaşına gelinceye kadar bu karmaşa çözülmeli, babanın iktidarı ve gücü (Lacan’ın daha sonra dilbilimci bir açıdan yaklaştığı Babanın Adı kavramı burada paralel düşünülmelidir) kabul edilmeli, boyun eğilmeli ve dolayısıyla enses arzu bir daha geri dönmemecesine terk edilmelidir. Sembolik düzen bu kurallar üzerine kuruludur. Babanın fallusu (phallus) bu organizasyonu belirlemekte ve sınırları çizmektedir. Bu sayede Ödipal Karmaşa sadece bastırılmaz, hadım edilme endişesiyle (castration anxiety) aynı zamanda parçalara ayrılır; cinsel anlamını kaybeder (desexualization), ve nesneleri benliğin (ego) içine dahil olur. Bu sayede Üst Benlik (super-ego) oluşur, ve ahlak-vicdan gibi kavramlar şekillenir. Dolayısıyla, toplum kazanmış ve birey kaybetmiş olur. İşte Freud’a göre ideal anlamdaki karşıcinsel (heterosexual) erkek cinselliği gelişimi bu şekilde olmalıdır.

Öte yandan filme geri döndüğümüzde yetişkin Dennis’in (örümcek) gözünden 10 yaşlarında olan Dennis’in Post-Ödipal senaryosuna tanık oluruz. Bu durumda, çocuğun çoktan Ödipal karmaşayı aşmış, anneye duyduğu cinsel hislerini terk etmiş olması gerekmektedir. Bu sebeple Dennis, aslında toplumsal yüceltmelerin içselleştirildiği, cinselliğin geri plana atıldığı ve ergenlik (adolescence) dönemine kadar da libidonun cinsel ilgisini kazanmayacağı dönem olan latens (latency) döneme geçmiş olması gerekmektedir. Oysa ki buradaki vakanın böyle gelişmemiş olduğunu görebiliriz. Dennis’in, babasını eve getirmek için girdiği barda bir fahişenin göğsünü göstermesinden dolayı cinsel anlamda uyarıldığı sahne Örümceğin cinsel ilişkiler ve cinsellik hakkında düşünmesini sağlamıştır, ve dolayısıyla da filmin kilit noktalarından biridir. Fakat anne/fahişe ikiliği, annesiyle babasının öpüşmesini pencereden görmesinden sonra Örümceğin fantezisine yerleşmiş ve dahil olmuştur. Dolayısıyla annesi hakkında cinsel fanteziler kurmasına sebep olan şey, her çocuğun anne ve babasının cinselliğine tanık olduğu an olarak tanımlanan ‘ilk-sahne’ dir (primal-scene). Bu noktada karakterin psikoz durumuyla, çocukluğunun erken dönemlerinde terk etmiş olması gereken erotik güdülenme arasındaki bağlantıya bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Pre-Ödipal dönemdeki (0-3 yaş) çocuk psikoseksüel gelişim evrelerinden birinde (oral veya anal) hayal kırıklığı sonucu bir takılma (fixation) yaşarsa psikoz geliştirir, ki bu da dışsal gerçeklik/üst-benlik ve içsel gerçeklik/benlik arasındaki uyuşmazlık/rahatsızlık anlamına gelmektedir. İşte bu sebepten kişi, hayatı boyunca libidinal tatmin anlamında, bulunduğu gerçekliğe nazaran daha yeterli olan takılma yaşadığı ana gerileme (regression) eğilimini sürdürür. Yetişkin haldeyken soyunup su dolu küvete girmesi, adeta bir cenin halini alması ve etrafa savunmasız ve korku dolu gözlerle bakması erken çocukluk döneminde anneyle kurduğu ilişkiden (symbiosis) kopamadığını ve dolayısıyla da sembolik düzene (symbolic order) dahil olamadığını göstermektedir. İçi oyuk kaygan bir küvet ‘ana rahmi’ için oldukça iyi bir metafordur diyebiliriz.

Örümceğin Ödipal senaryosunun sorunu ve anne figürünün kötü ve iyi şeklinde ikiye ayrılması da tamamen bu akli durumdan kaynaklanmaktadır. İlk-sahneden sonra anne figürü açık bir şekilde ‘cinsel nesne’ olarak algılanır ve çocuk Ödipal evreye geriler, çünkü ortada aşılamamış bir durum vardır. Fakat artık 10 yaşında olan Dennis annesine karşı Ödipal dönem öncesi beslediği parçalı arzu (polymorphous desire) yerine ‘gerçek’ seks kavramını öğrendiği için, örümceğin kafasındaki annesinin cinsel içerikli hatırası artık masumca ‘anneyle evlenmek’ önermesinden çıkmış olup yetişkin cinsel birleşme bilgisi içine sıkışmış anneye karşı hissedilen çocuksu (infantile) arzunun anısına dönüşmüştür. Bu karmaşık durumla baş edebilmek için Örümcek alternatif olarak ‘kötü’ fakat ‘arzulanabilir’ ve dolayısıyla da cinsel anlamda ‘ulaşılabilir’ Yvonne/fahişe figürünü yaratır, çünkü psikoz durumundan dolayı annesinin hem ‘anaç/iyi’ hem de ‘şehvetli/kötü’ olabilme ihtimalini reddetmektedir. Bu sebepten dolayı Örümcek ‘masum’ anne figürünü ortadan kaldırmak ve onu ‘kötü’ fahişeyle ikame etmek istemektedir. Bilinçdışında annesiyle cinsel olarak birleşebilmesinin tek yolu budur. Fakat baba engeli yüzünden Yvonne ile de hiçbir koşul altında erotizm yaşayamayacağını anlayan Örümcek, buna ek olarak ‘annesinin katili’ olan Yvonne’u da ortadan kaldırmayı tercih eder, ki aslında bu sözde ‘kötü’ anne, karakterin gerçek annesinden başkası değildir. Bu cinsel güdülenmeyi filmin birçok yerinde görürüz. Muhtemelen bir akıl hastanesi olan bir bahçeyi hatırlarken baktığı çıplak kadın resimlerinin sarışın Yvonne’a dönüşmesi bunun bir örneğidir. Bunun dışında, kendi geçmişinde gezinti yaptığı sahnelerden birinde Örümcek, babasıyla Yvonne’u bir köprü altında sevişirlerken görür. Arkası dönük olan baba aniden Örümceğin kendisine dönüşür, dolayısıyla babayla özdeşleşmiş ve anneyle sevişmiş olur. Fakat bu noktada ‘erken boşalma’ (premature ejaculation) ayrıntısı da gözden kaçmamalıdır. Bu ayrıntı bize Örümceğin olgunlaşmamış/tamamlanmamış cinselliğine ve dolayısıyla da ‘fallus’ sahibi olmamasına işaret etmektedir. Tüm bunlar enses arzunun ve bunun beraberinde getirdiği korkuların aşılamadığını gösteren uygun örneklerdir diyebiliriz.

Ödipal karmaşadan bahsederken filme farklı bir boyut getiren ve Örümceğin gelişiminde de oldukça etkili olan baba figürünün (filmdeki adıyla Bill Cleg) öneminin de atlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar filmin üçte ikisi boyunca, Örümcek ile özdeşleştirildiğimiz için Bay Cleg’i ‘kötü baba’ figürü olarak algılasak da, daha sonra aslında onu ‘kötü’ gösteren şeyin daha çok Ödipal çatışma olduğunu anlarız. O sadece karısıyla ve kendi cinselliğiyle ilgili problemlerini çözmeye çalışan sıradan bir adamdır aslında. Bu anlamda, samanlık sahnesinde babayla yüksek açıyla özdeşleştirildiğimiz sahne bir dönüm noktasıdır filmde. Korkmuş ve dış dünyayla bağlantısını kesmek için kulaklarını sıkıca kapatan küçük Dennis’ e yaklaşır yavaşça. Babadan sert bir tepki beklenirken, birden şefkatli bir şekilde “Sorun nedir, neden bize bu kadar kızgınsın?” diye sorar. Oğlunun suçlamalarından bıkmış usanmış olan Cleg Örümceğin neden ‘gerçek’ annesini öldürdüğünü düşündüğünü merak eder. Çünkü aslında ortada bir anne vardır ve o da yaşıyordur. İşte bu sahne bize Örümcekle özdeşleşmemizi sorgulamamız adına verilmiş ufak bir ipucudur. Kendimize o ana kadar ekranda gördüklerimizin gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olduğunu sormamızı sağlar. Dolayısıyla izleyici olarak bu noktadan itibaren farklı bir boyuta taşınmış oluruz.
Fahişe figürü hakkında değinmek istediğim başka bir konu da ‘dişli vajina'(toothed vagina) yani hadım eden vajina. Mite göre, Latince adıyla vagina dentate ye sahip olan kadınlar korku saçarlar, çünkü cinsel ilişkiye girdikleri erkeklerin penislerini dişleriyle koparırlar, yani hadım ederler. Bu kavrama paralel olarak Freud’un Rüya Yorumları adlı makalesinde belirttiği, bedenin altıyla (genital bölge) üstünün (ağız/göz/kulak/saç bölgesi) değişimi (upward displacement) düşünülebilir. Diğer bir deyişle erkeklerin en ilkel korkusu olan hadım edilme korkusu fallik olmayan bu kadınlar tarafından körüklenir. Dolayısıyla filmde gerçek anne figürünün gayet ‘normal’ dişleri varken, Yvonne karakterinin dişlerinin adeta ‘cadı’ gibi sivri ve ayrık olması göze çarpmaktadır. Yvonne Örümceğin bilinçdışındaki hadım edilme korkusunun dışa vurumudur adeta. Bu yine Örümceğin pre-ödipal dönemdeki takılmasıyla ilgilidir, çünkü karmaşayı aşamamıştır ve dolayısıyla fallik olmayan anne figürünün sebep olduğu hadım edilme endişesi de kendini tekrar etmektedir.

Tekrar saplantısı bozukluğu (repetition compulsion) filmde bu anlamda büyük rol oynamaktadır. Annenin Yvonne karakterine dönüşmesi gerçek olmayan tek dönüşüm değildir. Dennis kendi iç gerçekliğini dış dünyaya yetişkin halindeyken Bayan Wilkinson’ı Yvonne’a çevirerek de yansıtmaya ve aynı endişeleri yaşamaya devam eder film boyunca. Yani aynı paradoks kendini devam ettirmektedir. Dolayısıyla aslında Örümcek bütün kadın figürlerini ‘kötü’ fahişeye çevirerek onların tehdidini onları öldürerek ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bunun yanı sıra bu tehlikeli kadın figürü aynı zamanda Örümceğin bilinçdışında fantezisini kurduğu ‘cani kadın’ı (monstrous feminine) simgeliyor olduğu savunulabilir. Dolayısıyla ‘öldürücü’ olan aynı zamanda Örümcek için ‘tahrik edici’ nitelik de taşımaktadır. Bu bağlamda bu ayrıntının Örümceğin yok edilmek, cezalandırılmak ve özellikle de hadım edilmek isteyen, öz-yıkıcı/masokistik tarafına işaret ettiği de düşünülebilir.

Sunumumun başında Ödipal senaryoyla ve bunun anne figürünün katline yol açmasıyla ilgili iki farklı yorumumun olduğunu belirtmiştim. İlk senaryoda argümanımı heteroseksüel erkek gelişimini baz alarak geliştirmiştim. Fakat filmde açıkça belirtilmese de bu hikayenin homoseksüel bir erkeğin gelişimine de uyabileceğini göstermek istiyorum. Eğer Örümcek eşcinsel bir kimliğe sahipse (ki bu bastırılmış veya bastırılmamış olabilir), bu teoriye göre Örümceğin annesini öldürmesinin sebebi Ödipal üçgenden anne figürünü kaldırmak istemesi ve dolayısıyla babayla beraber olmak istemesinden kaynaklanmaktadır diyebiliriz. Yani anne figürünü ‘kötü’ ve ‘iyi’ şeklinde ikiye ayırması, ona bilinçdışında iyi anneyi kötü olana öldürtmesi ve dolayısıyla da Yvonne’u da ortadan kaldırması için hak sahibi olmasını sağlamış, yaptığını meşrulaştırmış ve dolayısıyla da vicdanını rahatlatmıştır. Bu savımı desteklemek için okuyucuya bir geriye dönüş sahnesinde Örümcek ve biri genç diğeri yaşlı olmak üzere iki erkekle muhtemelen akıl hastanesinin bahçesinde golf oynadıkları sahneyi hatırlatmak isterim. Burada önce kamera Örümceği gösterir, elini cebine sokar (yani penisinin olduğu yere), ve içine daha önceden birtakım kağıtlar koyduğu bir çorap çıkarır. Yaşlı adam da elini cebine sokar, protez dişlerini çıkarır ve ağzına yerleştirir. Bu yaşlı erkek figürü tipik olarak kastre olmuş yani erki gitmiş adam görünümünü andırır. Büyük bir ihtimalle cinsel anlamda iktidarsızdır. Diğer genç adam ise elini cebine bir şey arıyormuş gibi sokar, karıştırır ve bu iki adama gülerek penisini tutar. Genç adamın yüzündeki rahatsız edici gülümseme bize sadece onun fallus (ki bu heteroseksüel bir kimliğe, güce ve cinsel anlamda iktidar sahibi olmayı simgeler) sahibi olduğunu ve diğerlerinin ancak protez diş veya çorap tutabildiğini göstermektedir. En başta uzun ve penis görünümünde gibi duran çorabın içi boş ve yumuşaktır. Dolayısıyla gücü ve otoriteyi simgelemesi veya sembolik düzende sınırları belirleyici bir faktörü olması mümkün değildir. Psikanalitik kuramda çanta, cüzdan, cep, kavanoz gibi içi boş veya içine obje konulabilen maddeler dişi cinsel organ olan vajinayı simgelemektedir. Dolayısıyla bu anlamda Örümceğin penis yakınında bulunan çorabı, onun içine alan, feminen ve eşcinsel tarafını simgeliyor olması mümkündür diyebiliriz. Babasına karşı olan nefreti onun karşıcinsel olduğunu kanıtlar nitelikte değildir, çünkü anneyle semiyotik ilişkisinden kurtulamayan şizofreni hastası Örümceğin bu ilişkinin etkisinden çıkamadığı oldukça açıktır. Dolayısıyla eşcinsel kimliği bu anlamda geri planda kalıyor veya bastırılmaya çalışılıyor olabilir. Dolayısıyla eşcinsel olsa bile babayı hala anneyle kurduğu patolojik ilişkiden koparmak isteyen bir düşman olarak algılıyor olması da mümkündür.

‘Dişli vajina’ kavramını düşündüğümüzde ise, Freud’un Ödipal üçgen teorisini de burada tersine çevirmek mümkündür. Yani aslında babayı arzulayan Örümcek anneden kastrasyon tehdidi alıyordur diyebiliriz. Çünkü çocuk annenin sahip olduğu erkeği arzuluyor ve dolayısıyla yine sembolik düzene aykırı davranıyordur. Bu önerme de Örümceğin Bayan Wilkinson’ı neden Yvonne’a çevirdiğini de açıklamış olur. Çünkü hala çocukluğunda aşamadığı kastrasyon tehdidi peşini bırakmıyordur. O da çareyi tıpkı küçükken annesini öldürdüğü gibi, Yvonne’u yani Bayan Wilkinson’ı ortadan kaldırmakta aramaktadır diyebiliriz.

Şu ana kadar Örümceğin pre-ödipal takılması ile anne figürünü ikiye ayırmasının ilişkisi hakkındaki iki argümanımı belirttim. Fakat bu hikayeyle ilgili üçüncü ve belki de sıradışı sayılabilecek bir olasılıktan da bahsetmek istiyorum. Filmin sonunda görünüşe göre Örümcek ve dolayısıyla seyirci de ‘gerçeğe’ ulaşmakta ve annenin çocuk tarafından öldürüldüğü bilgisi ortaya çıkmaktadır. Fakat ya bu da gerçek değilse? Ya bu ‘aydınlanma’ da bir hayal ürününden ibaretse? Bu noktada okuyucuyu oldukça hasta ve dolayısıyla da gerçek geçmişiyle kendi çarpıtılmış hatıraları arasındaki farkı ayırt etme yetisine sahip olmayan bir karakterle özdeşleştirildiğini hatırlatmak istiyorum. Tıpkı Cronenberg’in de belirttiği gibi aslında Örümcek küçükken annesinin onu terk etmiş olması mümkündür. Ve bu travmadan dolayı “Ben kötü bir çocuğum, kötü bir şey yaptım ve annem beni bu yüzden terk etti” şeklinde düşünmüş olabilir. Bu hayali suçtan kendini arındırmak ve vicdanını rahatlatmak adına da tüm bu bahsedilen ‘anne katli’ senaryosunu uydurmuş olması mümkündür. Sanırım aşağıda Örümcek ve annesi arasında geçen bu diyalog okuyucuya bu üçüncü olasılığa aklının yatması için yardımcı olacaktır. Bu sahnede Bayan Cleg bir yandan aynaya bakarak kırmızı bir ruj sürerken bir yandan da oğluna dişi bir örümcek hakkındaki hikayeyi anlatmaktadır:

-…Yumurtalarını koymak için ufacık ipek cepler yaptı.
-Sonra ne oldu?
-Bir daha geriye bakmadan sürüklenip gitti.
-Sonra öldü mü?
-İşi bitmişti. Artık hiç ipeği kalmadı. Tamamen kurudu ve içi bomboş kaldı.

Bundan sonra kadının bir süre yakın çekimdeki düşünceli yüzüyle karşı karşıya bırakılırız. Bayan Cleg’in son söylediği laf adeta seyircinin kafasına işler ve bu cümlenin altında neler yatıyor diye düşündürür. Bu diyaloğun birçok anlamı olabilir fakat burada çok kurnazca bir toplumsal cinsiyet eleştirisi yapıldığının aşikar olduğunu düşünüyorum. Hikayenin geçtiği zaman olan 2. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’sini düşündüğümüzde bu sav daha da kuvvetlenmektedir. Bu dönemde bilindiği üzere, savaş sonrası ‘çekirdek aile’ kavramı oturtulmaya çalışılmış, ve kadınlarla erkeklerin rolleri tekrar oluşturulmaya başlamıştır. Bu bağlamda bakıldığında annenin bu örümcek-ağ metaforuyla aslında alttan alta sıkıcı bir ev kadını olmasından, evde çocuk bakma zorunluluğundan, ve alkolik hatta muhtemelen kendisini aldatan bir adama bağlı olmaktan duyduğu sıkıntıları ima ediyor olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla “geriye dönüp bakmadan sürüklenip gitmek” cümlesi aslında Bayan Cleg’in evini ve çocuğunu geride bırakıp bu hayatı terk etme fantezisini simgelediğini, ayrıca çocuğu yerine aynaya bakarak kırmızı bir ruj (Freud’a göre kırmızı rengi cinsel anlam yüklüdür) sürüyor olması da erişemediği fakat arzuladığı cinsel fantezilerini ön plana çıkarttığını söylemek mümkündür. Bu anlamda kendisinin de kontrol edemediği bu sıkıcı hayatta “tamamen kuruduğunu” hissettiğini söyleyebiliriz.
Bu metin içinde belirtilen tüm bu olasılıklar arasında okuyucunun sıkışıp kalması sanırım oldukça yüksek bir ihtimal. Ama zaten filmin amacı da bu değil mi? Yine de hayatı böylesine kaygan bir zeminde, gerçeklikle hayal arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar hasta bir insanın akli durumuyla özdeşleşmenin oldukça korkutucu fakat bir o kadar da heyecan verici olduğunu düşünüyorum, en azından sadece 90 dakika boyunca. Örümcek’in, sinemanın izleyiciye ve bilinçdışımıza yaptığı güçlü etkiyi bir kere daha kanıtlayan bir film olduğu kanısındayım. Bu da ancak Cronenberg gibi bir sinema ustası sayesinde seyirciye aktarılabilecek bir tecrübedir.

Reklamlar

orda mısın?

bazı şeyleri anlatmak isterdim sana.
mesela oturup bir rakı masasına güzelliğini tarif etmenin nasıl imkansız olduğunu anlatmak isterdim.
seni nasıl sevdiğimi falan geçelim, buraları geçtik, buraları geçelim.
seni nasıl sevdiğimi zaten biliyorsun ve bununla beraber bilmeni istediğim başka şeyler de var.
mesela; gülüşünün gece vakti bir adamı nasıl ateşler içinde uyandırdığını bilmeni isterdim..
bilmeni isterdim bir şiirin yazılması için gereken etkenlerin neler olduğunu..
güneş nasıl doğar, güneşin doğması için nasıl yalvarır bir çocuk, bilmeni isterdim.
bilmeni isterdim, hiçbir işin yokken sabahın dördünde kalkıp yollara düşmenin nasıl bir şey olduğunu..
bir insan bir insanı böyle yaralarken aynı zamanda da nasıl merhem olur o yaralara, bilmeni isterdim..
bir tren garında aynı günde kaç ayrılık yaşanır, kaç kavuşmaya şahit olunur, bilmeni isterdim.
birinin gözlerinin baktığı yerde olmak istemek, nasıl bir ruh hastalığıdır bilmeni isterdim.
bir ameliyathane nasıl kokar, bir hasta aylardır yattığı yataktan nasıl bir sevinçle kalkar ayağa, bilmeni isterdim.
bu şehrin bütün kaldırım taşlarına adının yazılması nasıl birşey, bilmiyorsun. bunu biliyor olmanı isterdim.
sevilmenin, sevmenin, fedakarlığın, vefanın, güvenin nasıl duygular olduğunu bilmiyorsun, bunları bilmeni isterdim.
sevgini haykırmak isterken, susup kağıtlara dökmek içini, bu nasıl bir mağlubiyettir, en çok da bunu bilmeni isterdim.
şuan çay demledim mesela, yalnız bir adam çayı nasıl bu kadar özenle demler, görmeni isterdim.
bir sokak köpeğine sarılıp uyumanın nasıl birşey olduğunu bilmeni isterdim.
damarlarında dolaşan sıvının kan değil de alkol olduğunu hissetmenin nasıl birşey olduğunu, ki bu tıpta çok mümkün birşey değil, bunu da bilmeni isterdim.
kanlı bıçaklı düşmanı olduğu şehire deplasmana giden taraftarların, o şehrin sokaklarında nasıl bir ruh haliyle yürüdüğünü bilmeni isterdim.
bir adam nasıl korkar karanlıktan, nasıl korktuğunu belli etmemeye çalışır kendine bile, nasıl bir ıslık tutturur gecenin karanlığında duymanı isterdim.
yokluğunun neye benzediğini bilmeni isterdim.
en çok da; bütün bunları bilmesini istediğim kişinin sen olduğunu, bilmeni isterdim.
yani diyorum ki, sana anlatacaklarım var, dinliyor musun beni?

serzeniş…

karanlık gecelerde sessizliği soluyalım beraber.. öyle çok çekelim ki içimize, kimseye yaşanacak bir yalnızlık kalmasın…

senin bu gözlerinde ne çok yıldız var, birazını gökyüzüne verelim. bir ateş yakalım gecenin ayazına, üşümesin artık sokak çocukları..

hiç olmazsa bir kere daha yan yana yürüyelim. ve sen kafka’nın milena için yazdığı bütün satırları üstüne alın, ben o kadarını yazamıyorum.

bigün pişman olduğunu duyacağım ve pişman olduğun oranda mutlu olacağım. üstelik yanımda olmak isteyişin de hiç sikimde olmayacak,dedi şaiir..

ya senin o güzel gözlerinin nemlenmesine sebep olan adamların ben anasını sikeyim. sen üzülme. derdini söyle, ben senin yerine de üzülürüm..

ek olarak; seni ayrı, senin için kalem tutan şayiri ayrı sikeyim. “seni çok seviyom aşkım” tarzında cümleler yeter sana.hatta o bile fazla.

bunları birden fazla kişi üzerine alınabilir. üzerine alınma ihtimali olan herkes için yazıyorum; hepinizin amına koyayım. hadi arv

adamım

gel be adam,

gel umudumun misafiri ol.

karanlık gecelerde yıldızları seyredip şarap içelim,

güneşli sabahlara uyanalım adını bilmediğimiz kıyılarda.

iki sırt çantası, iki tren bileti

hayatı anlamamız için yeterli.. bakışlarından bir tutam alıp cüzdanımda saklamak istiyorum be adam.

bunun mümkün olacağı yerlere gidelim lütfen.

insanların birbirine günaydın dediği yerlere gidelim.

başka türlü kurtaramayız dünyayı.
seninleyken dünyayı kurtarabilecek bir kudrete sahipmişim gibi geliyor.
bir gezegen nasıl kurtarılır ben bilmiyorum be adamım
ama bir gezegene sarılmak nedir, iyi bilirim..
iyi bilirim, ekmek almaya giden çocuğunu pencerede bekleyen annelerin telaşını.
bizim buralarda telaşlı insanları sevmezler üstelik..
torunlarıma bırakacak tek kuruşum yok leyla..
sana sunabileceğim maddi bir imkanım yok malesef.
ama biz
öyle yerlere gidelim ki seninle,
gökyüzünü seyretsin insanlar haziran aylarında..
bıraksınlar işi gücü,
akşamları eş dost toplanıp sohbet etsinler yıldızların gölgesinde..
herkes kabullensin birgün öleceğini.
çocuklarına gemi satın almak yerine
denizleri sevmeyi öğretsin mesela babalar..
çok şey değil be adamım,

dizlerine uzanıp ölümü beklemek istiyorum..

nerde olduğumuzun bir önemi yok.

saçlarının kokusu burnumda olduğu sürece, nasıl olduğumuzun bir önemi yok..

hep iyi olacağız demiyorum sana,

kötü de olacağız elbet.

düşeceğiz,

aç kalacağız belki

ama olsun be

aç kalmak da güzel şey,

tokluğun kıymetini bildirir insana..

mesela ben çocukluğumda huzurla yediğim domates ekmeği

hiçbir çilingir sofrasına değişmem..

ekmeklerin bayat,

umutların taze olduğu günler vardı be adamım;

gel,

o günlere gidelim seninle..

karnımızı doyuracak azığımız

başımızı sokacak bir çatımız olsa yeter.

gidelim..

benim değildir

Mutlu ol tabii, hakkındır. Hayatında yeni biri olsun, ona gül, onu düşün, başına bir iş geldiğinde ilk onu ara, sevincini hüznünü onunla paylaş, her anını dolu dolu yaşa. Kırgınlığın, kızgınlığın geçsin hayata karşı. Mutlu ol lan, dibine kadar. Eskisi gibi tad al yaşadığın hayattan, küçücük bir şeyi bile bütün gün düşünüp dert etme kendine. Hayallerinin peşinden koş, sen de benim gibi ıskalama onları, ne yapacağım şimdi ben çaresizliğine düşme. Neyin var neyin yok zamana bırak, her şey kendiliğinden düzelsin. Geçsin, gitsin, iyileşsin bütün yaralar. Geçmişini unutma demiyorum ama, hatırlama da.

Ben içimdeki umudu söndürdüm, hasreti dindirdim.
Çünkü biliyorum, kaybettiğim yarınlar ve kovulduğum kalp,
benim değildir..1546204_347889662044912_3778169246795493582_n

hep çirkin

Sana aşık olma fikri kafama pek yatmasa da, kalbime çoktan uzanmıştı.. Çünkü sen öyle güzeldin ki ben kendimi buna mecbur hissettim. Sen öyle güzeldin ki, bana güzel şeylerin benim içinde mümkün olabileceğini gösterdin, sen öyle güzeldin ki, sesinde bahar havası vardı, elinde yaz sıcağı.. Yani, şimdi, sen öyle güzelsin ki, o kadar güzel olunur.. Sırf bu yüzden seni benden başka hiç kimse sevsin istemedim. Yalnızca bana güzel ol sen, başkalarına hep çirkin..

seni seviyorum…

Save My Love For Loneliness HD wallpaper for Standard 4:3 5:4 Fullscreen UXGA XGA SVGA QSXGA SXGA ; Wide 16:10 5:3 Widescreen WHXGA WQXGA WUXGA WXGA WGA ; HD 16:9 High Definition WQHD QWXGA 1080p 900p 720p QHD nHD ; Other 3:2 DVGA HVGA HQVGA devices ( Apple PowerBook G4 iPhone 4 3G 3GS iPod Touch ) ; Mobile VGA WVGA iPhone iPad PSP Phone - VGA QVGA Smartphone ( PocketPC GPS iPod Zune BlackBerry HTC Samsung LG Nokia Eten Asus ) WVGA WQVGA Smartphone ( HTC Samsung Sony Ericsson LG Vertu MIO ) HVGA Smartphone ( Apple iPhone iPod BlackBerry HTC Samsung Nokia ) Sony PSP Zune HD Zen ; Tablet 2 Android 3 DVGA HVGA HQVGA devices ( Apple PowerBook G4 iPhone 4 3G 3GS iPod Touch ) ;

Bütün korkulardan ve yalnızlıklardan uzak bir yere oturup her şeyi konuşmalıyız seninle, hayatınla ilgili bilmediğim ne varsa bana anlatmalısın. En yakının olmak isterken, sana bu kadar yabancı kaldığım yeter. Senide daha önceki uzak kaldığım her şey gibi kaybetmek istemiyorum, sana da uzaktan bakmak zorunda kalmak istemiyorum, anlıyor musun? Yıllardır çok farklı acılardan geçtim, geçtim düşlerimden sana geldim. Acılarıma bir yenisini de sen ekle istemiyorum, anlıyor musun? Anlamanı umuyorum, diğer türlüsünü düşünmek bile güç. Daha önce çektiğin bütün acılardan uzak bir yere oturup konuşmalıyız seninle. Hakkımda bilmek istediğin her seyi sormalısın bana, sonra dinlemelisin beni. Söyleyecek pek bir şeyim yok, bir çift söz dışında. İşte, bunca zaman içimde sakladığım sana dair en büyük sırrım; seni seviyorum, seni seviyorum..