kanıyoruz

yaralıyız hepimiz. bir şekilde, bir yerden kanıyoruz. istisnası yok, kaçışı, kurtuluşu yok. bu her ne kadar can sıkıcı bir durum olsa da aynı zamanda bir yaşam belirtisi aslında. hala acıyorsa canımız, hayattayız demektir. bir şekilde hayattayız ama bunun bir önemi yok. işler yolunda gitmediği zamanlarda neye sığınıyoruz ya da sığınabiliyor muyuz, asıl önemli olan bu. ne kadar çaba gösteriyoruz mutlu olmak adına? yarınları hayal etmekten başka bir şey yapıyor muyuz bugünü anlamlı kılmak için? ertelediğimiz kaç mutluluğu yaşayabildik şimdiye kadar? harekete geçmek için doğru zamanı beklediğimiz planlarımızın kaçını gerçekleştirebildik? bu gece değilde ne zaman mesela? biliyor muyuz?
bilmiyoruz değil mi. evet.

kafamızı yastığa koyduğumuz bir gecenin sabahında artık atmıyor olacak içi boş kalplerimiz. içinden sağ çıkamayacağız bu keşmekeşin. sonu belli olmayan, bitiş çizgisi henüz tayin edilmemiş bir yarışın içerisindeyiz. hızla sona doğru yaklaşıyoruz. önümüzde uzayıp giden yollardan başka bir şey göremiyoruz. yanımızdan denizler, ormanlar, nehirler akıp gidiyor. durup, soluklanıp etrafı seyretmiyoruz.

toplum dediğimiz bu saçma insan birikintileri bize ne derece izin veriyorsa o derece yaşıyoruz dünya güzelliklerini ve o derece seviyoruz ve o derece seviliyoruz.
birini sevmek için gereken şartlar oluştuğunda muhtemelen karşımızdaki kişi bizimle aynı fikirde olmuyor. kuşları sevemiyoruz mesela. denizleri, martıları, sokak köpeklerini. gölgesinde uyumak gelmiyor aklımıza ağaçların, varsa yoksa kesip biçiyoruz, bazen ısınmak için, bazen de ticari çıkarlarımız falan. nefes almamızı onlara borçluyken üstelik. yanyana yürümeyi beceremiyoruz. kaçmak ve kovalamak konusunda ısrarcıyız. fedakarlık hiç bize göre değil. ama mütemadiyen fedakarlık bekliyoruz. samimi değiliz ama samimiyetten dem vuruyoruz dost sohbetlerinde. güzel olan ne varsa biz yarattık, kötüler ise hep başkalarının eseri. o başkaları da  bizim gibi düşünüyor. ortası yok bu işin. hiçbir güzel düşüncede kesişemiyoruz. onlar bir adım atsa, iyi bir şeyler yapsa biz de yapacağız, iddiasını söküp atmıyoruz, kesinlikle o bir şeyleri yapmaya yeltenmiyoruz.
ne bok yediğimiz belli değil. ne istediğimizi ne aradığımızı neye hizmet ettiğimizi sorgulamadan eskiyor bedenimiz. sorgulamadan, sevmeden, sevilmeden yaşamak eskimek değil de nedir?
yaşlanmak yalnızca doğum günü pastalarındaki mum sayısını arttıran bir şey. ki o da eğer size değer verip pastanıza mum dikecek birileri varsa mümkün.
bu satırları okurken mesela, hepimiz hak vereceğiz bir şekilde. ben yazarken evet lan, niye böyle oluyor, dedim az önce. muhtemelen siz de diyeceksiniz. ve yine yüksek ihtimalle siktir et dünyayı biz mi kurtaracağız deyip, o boktan sosyal hesap profillerimize geri döneceğiz.
bir de o var di mi, sosyal medya.. hepimizin olmak isteyip de olamadığı kişiyi oynadığı platform.
ne kadar bencilsek, o kadar cömert- miş gibiyiz. ne kadar korkaksak o kadar cesur. peki nereye kadar gidecek bu böyle. kitap okumadan, film seyretmeden, bir sahil kenarında kendimizi dinlemeden nasıl olacak bu işler.
başlarda saçma sapan yazılar yazmadan nasıl geliştireceğiz yazma- yeteneğimizi. ellerimize boya bulaşmadan nasıl ressam olacağız. mümkün mü bu? ya da bir çocuğun emeklemeden koşmaya başladığını düşünün mesela, bu nerede görülmüş?  peki bütün bunların bilincindeyken, neden emek vermeden, çaba göstermeden mutluluk denen o belli bir kalıbı, kuralı olmayan, yalnızca kişinin kendi iç dünyasında var olan, dünyevi kavramlarla hiç bir alakası olmayan bu flu hissin peşinden koşuyoruz. yeterli donanımımız var mı bunun için diye sorgulamıyoruz. spor salonlarında belimizi incelttik, solaryumlarda bronzlaştık, kuaförlerde ilginç saç kesimleri, boyalar filan.. eee sonra? gerekli şartlar oluştu ve etkiledik karşımızdakileri bu yapaylığımızla, sahteliğimizle. peki bir çay bahçesinde karşılıklı çay içerken mesela, ya da güncel bir konu hakkında yorum yaparken, nasıl kamufle edeceğiz sadeliğimizi, bayatlığımızı, vasatlığımızı..
maskelerimiz düştüğünde ortaya çıkacak o kötü görüntülerin yaşattığı hayal kırıklıklarıyla bulunduğumuz yönün aksi yönüne koşanları nasıl durduracağız. nasıl geri döndüreceğiz ve buna gerçekten gerek var mı?
maskelerinizi indirin arkadaşlar. maskelerinizi indirin. kuşandığınız sahte karakterleri bir kenara bırakın. mümkün olduğunca kendinize benzeyin. bomboş bir yolda kimsenin sizi görmediğinden eminken nasıl yürüyorsanız öyle yürüyün, nasıl gülüyorsanız, nasıl bakıyorsanız etrafınıza, öyle..
hiç kimse için değil, kendiniz için yapın bunu. ne kadar mümkün oluyorsa o kadar yapın.
dünya sahtelikten ve yapaylıktan dönmeyi bırakacak bir gün. dönen yerlerine zeytinyağı sürsek de nafile. çünkü öyle kir ve pas tutmuş ki seven yerlerimiz, hayatımızda akıcı olan tek şey kin ve nefret. taze tuttuğumuz, sürekli koruduğumuz tek yanımız kötülük.
güzelliklerden bihaber yaşıyoruz. simitleri bayatken yiyoruz, otobüslere tıklım tıklımken biniyoruz. mesela ben, insanların bu gelen ilk metrobüse karşı olan hassasiyetlerini anlamıyorum. bir sonra gelene binsen oturarak gideceksin, ilk gelene binip tavanda gidiyorsun, inerken seni elden ele uzatıyorlar. ne gerek var lan buna. biri mantıklı bir açıklama yapsın. yetkili birimlere sesleniyorum.
yazacak çok konu var, hepsini bitiremeyeceğimden bu yazıyı burada kesiyorum.
bu dediklerimi bi düşünün.

tabi yarın için hayati planlarınız ve randevularınız yoksa.

gece iyi. gece yazmaktan başka çaresi olmayanların vatanı. gece gerçeklerle yaşayanların cehennemi.
gece, gece işte..

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s