David Cronenberg’in Spider filminin/senaryosunun psikanalitik değerlendirmesi

(Macaristan’da psikoloji okuyan eski sevgilimin yoğun israrı üzerine yaptığım ödevi.. ki hiç tarzım değildir başkasının ödevini ypmak.. bakalım sınıfı geçebilecek mi?)

Bu sunumumda David Cronenberg’in 2002 yapımı olan Spider filmini ana karakterin (Dennis Cleg) psikoz kategorisi içinde değerlendirilen şizofrenisiyle, karakterin birebir gözünden geriye dönüşlerle izlediğimiz sorunlu Ödipal senaryosunu temele oturtarak psikanalitik bir açıdan inceleyeceğim. Sizlere Örümceğin akli durumunun hayali dünyasına, halisülasyonlarına ve özellikle de ‘anne imagosuyla’ ilgili olan tekrar saplantısı bozukluğuna (repetition compulsion) nasıl etki ettiğini göstereceğim. Filmin izleyici yorumuna oldukça açık olduğunu ve bu yüzden de sadece bir tane çözümlemenin yapılamayacağını düşünüyorum. Ben bu analizimde Örümceğin anne figürünü ikiye ayırmasının ve sonunda da öldürmesinin altında yatabilecek olan nedenleri iki altmetin üzerine odaklanarak paylaşmak istiyorum.

Şunu belirtmek isterim ki, psikoz bir hastanın iç dünyasına dalan bu film izleyiciyi ana karakterle özdeşleşmeye, iç dinamiklerini anlamaya ve adeta onun akli durumunu içselleştirmeye sadece teşvik etmekle kalmamakta aynı zamanda seyirciyi bu oyunun içine sürükleyip yönlendirmeyi de başarmaktadır. ‘Gerçek’ ile ‘hayali olan’ arasındaki çizgiyi bulandırmakta ve örümceğin sorunlu hafızasının içinde kaybolmasını mümkün kılmaktadır.

Film bir tren istasyonunda açılır; tüm dinamizmi ve canlılığıyla hayatın aktığını, insanların hızlı bir şekilde yürümekte ve birbirleriyle iletişim içinde olduklarını görürüz. Öne kaydırma hareketiyle istasyon boyunca ilerleyen sabit kamera ana karakterimiz olan Örümceği gösterir bizlere en son olarak ve işte o an bu adamın her hareketinden ve tüm detaylarından bu dünyaya ait olmadığını anlarız; dışsal gerçeklikle bağlantısını kuramadığı kendine ait tamamen farklı bir içsel gerçekliği vardır. Karakterin psikozunu ele aldığımızda ‘ağ’ motifinin film boyunca karakterle metonimik, yani birbiriyle bütünleşmiş bir ilişki içerisinde olduğunu görebiliriz. Örümcek kendine özgü bir fantezi ağı yaratmış-kendi örümcek ağını- ve tıpkı tüm diğer psişik varlıklar gibi o da kendine biricik bir yol belirlemiştir. Somut anlamda düşünüldüğünde örümcek ağları doğrusal değildirler, sonsuz sayıda yörüngelerin/yönlerin izlenilebileceği parçaların bir araya gelmesinden ortaya çıkan bir bütünden (assemblage) ibarettirler. Filmde örümceğin hem bir çocuk hem de bir yetişkin olarak zaman içerisinde geriye ve ileriye hareket ederek kendi ağını ördüğüne tanık oluruz. 90 dakika boyunca bu sayede farklı eşmerkezli halisünasyon halkalarını aşarak kendi ağının merkezine ulaşmaya ve dolayısıyla da kendiyle ilgili ‘korkunç gerçeği’ öğrenmeye çalışmasını izleriz. Kendi çarpıtılmış anılarıyla dış gerçeklik arasındaki aşılamaz uçurumu kapatmaya çalışır Örümcek. Sürekli yanında taşıdığı ve içinde hiçbir özel anlam taşımayan yazılar bulunan bir defterden kendi geçmişini okuyarak (aynı zamanda yazarak da geçmişini yeniden oluşturmaya çalışmaktadır) hatırlamaya çalıştığını görürüz. Tamamlamaya çalıştığı, fakat başaramadığı için en sonunda yırtıp attığı martı yapbozunu da hem bir geçmiş hem de yaşadığı anı anlamlandırmak adına verdiği mücadelenin bir metaforu olarak algılamak mümkündür.

Karakterin şizofrenisinin filmde oldukça önem taşıdığını belirtmiştim. Şimdi bu konunun Ödipal senaryo ve bunun cinsel çağrışımlarıyla olan bağlantısına eğilmek istiyorum. Filmde ana kadın karakter (Miranda Richardson) olan anne figürünün ikiye ayrılarak bir tarafta masum, iffetli ev kadını olan Bayan Cleg ve diğer taraftan da şehvetli ve kötü fahişe Yvonne Wilkinson olması bu konunun temel taşlarından birini oluşturmaktadır. Freud Ödipal karmaşa teorisinde her küçük erkek çocuğunun (infant) anneye erotik arzular ve babaya da düşmanlık hisleri beslediğini belirtmiştir. Diğer bir deyişle, anne çocuğun fantezi dünyasında ‘arzu nesnesi’ (love object) olurken, baba da çocuğu hadım etmek isteyen en büyük rakibi ve düşmanı olmaktadır. Babayla gelişen bu sürtüşmenin sebebi çocuğun aslında kendine ait olmayan bir kadını arzulamasından (incest taboo) ve bu sebepten de ‘suçlu’ olduğunu bilmesinden kaynaklanmaktadır. Freud’a göre çocuk 6 yaşına gelinceye kadar bu karmaşa çözülmeli, babanın iktidarı ve gücü (Lacan’ın daha sonra dilbilimci bir açıdan yaklaştığı Babanın Adı kavramı burada paralel düşünülmelidir) kabul edilmeli, boyun eğilmeli ve dolayısıyla enses arzu bir daha geri dönmemecesine terk edilmelidir. Sembolik düzen bu kurallar üzerine kuruludur. Babanın fallusu (phallus) bu organizasyonu belirlemekte ve sınırları çizmektedir. Bu sayede Ödipal Karmaşa sadece bastırılmaz, hadım edilme endişesiyle (castration anxiety) aynı zamanda parçalara ayrılır; cinsel anlamını kaybeder (desexualization), ve nesneleri benliğin (ego) içine dahil olur. Bu sayede Üst Benlik (super-ego) oluşur, ve ahlak-vicdan gibi kavramlar şekillenir. Dolayısıyla, toplum kazanmış ve birey kaybetmiş olur. İşte Freud’a göre ideal anlamdaki karşıcinsel (heterosexual) erkek cinselliği gelişimi bu şekilde olmalıdır.

Öte yandan filme geri döndüğümüzde yetişkin Dennis’in (örümcek) gözünden 10 yaşlarında olan Dennis’in Post-Ödipal senaryosuna tanık oluruz. Bu durumda, çocuğun çoktan Ödipal karmaşayı aşmış, anneye duyduğu cinsel hislerini terk etmiş olması gerekmektedir. Bu sebeple Dennis, aslında toplumsal yüceltmelerin içselleştirildiği, cinselliğin geri plana atıldığı ve ergenlik (adolescence) dönemine kadar da libidonun cinsel ilgisini kazanmayacağı dönem olan latens (latency) döneme geçmiş olması gerekmektedir. Oysa ki buradaki vakanın böyle gelişmemiş olduğunu görebiliriz. Dennis’in, babasını eve getirmek için girdiği barda bir fahişenin göğsünü göstermesinden dolayı cinsel anlamda uyarıldığı sahne Örümceğin cinsel ilişkiler ve cinsellik hakkında düşünmesini sağlamıştır, ve dolayısıyla da filmin kilit noktalarından biridir. Fakat anne/fahişe ikiliği, annesiyle babasının öpüşmesini pencereden görmesinden sonra Örümceğin fantezisine yerleşmiş ve dahil olmuştur. Dolayısıyla annesi hakkında cinsel fanteziler kurmasına sebep olan şey, her çocuğun anne ve babasının cinselliğine tanık olduğu an olarak tanımlanan ‘ilk-sahne’ dir (primal-scene). Bu noktada karakterin psikoz durumuyla, çocukluğunun erken dönemlerinde terk etmiş olması gereken erotik güdülenme arasındaki bağlantıya bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Pre-Ödipal dönemdeki (0-3 yaş) çocuk psikoseksüel gelişim evrelerinden birinde (oral veya anal) hayal kırıklığı sonucu bir takılma (fixation) yaşarsa psikoz geliştirir, ki bu da dışsal gerçeklik/üst-benlik ve içsel gerçeklik/benlik arasındaki uyuşmazlık/rahatsızlık anlamına gelmektedir. İşte bu sebepten kişi, hayatı boyunca libidinal tatmin anlamında, bulunduğu gerçekliğe nazaran daha yeterli olan takılma yaşadığı ana gerileme (regression) eğilimini sürdürür. Yetişkin haldeyken soyunup su dolu küvete girmesi, adeta bir cenin halini alması ve etrafa savunmasız ve korku dolu gözlerle bakması erken çocukluk döneminde anneyle kurduğu ilişkiden (symbiosis) kopamadığını ve dolayısıyla da sembolik düzene (symbolic order) dahil olamadığını göstermektedir. İçi oyuk kaygan bir küvet ‘ana rahmi’ için oldukça iyi bir metafordur diyebiliriz.

Örümceğin Ödipal senaryosunun sorunu ve anne figürünün kötü ve iyi şeklinde ikiye ayrılması da tamamen bu akli durumdan kaynaklanmaktadır. İlk-sahneden sonra anne figürü açık bir şekilde ‘cinsel nesne’ olarak algılanır ve çocuk Ödipal evreye geriler, çünkü ortada aşılamamış bir durum vardır. Fakat artık 10 yaşında olan Dennis annesine karşı Ödipal dönem öncesi beslediği parçalı arzu (polymorphous desire) yerine ‘gerçek’ seks kavramını öğrendiği için, örümceğin kafasındaki annesinin cinsel içerikli hatırası artık masumca ‘anneyle evlenmek’ önermesinden çıkmış olup yetişkin cinsel birleşme bilgisi içine sıkışmış anneye karşı hissedilen çocuksu (infantile) arzunun anısına dönüşmüştür. Bu karmaşık durumla baş edebilmek için Örümcek alternatif olarak ‘kötü’ fakat ‘arzulanabilir’ ve dolayısıyla da cinsel anlamda ‘ulaşılabilir’ Yvonne/fahişe figürünü yaratır, çünkü psikoz durumundan dolayı annesinin hem ‘anaç/iyi’ hem de ‘şehvetli/kötü’ olabilme ihtimalini reddetmektedir. Bu sebepten dolayı Örümcek ‘masum’ anne figürünü ortadan kaldırmak ve onu ‘kötü’ fahişeyle ikame etmek istemektedir. Bilinçdışında annesiyle cinsel olarak birleşebilmesinin tek yolu budur. Fakat baba engeli yüzünden Yvonne ile de hiçbir koşul altında erotizm yaşayamayacağını anlayan Örümcek, buna ek olarak ‘annesinin katili’ olan Yvonne’u da ortadan kaldırmayı tercih eder, ki aslında bu sözde ‘kötü’ anne, karakterin gerçek annesinden başkası değildir. Bu cinsel güdülenmeyi filmin birçok yerinde görürüz. Muhtemelen bir akıl hastanesi olan bir bahçeyi hatırlarken baktığı çıplak kadın resimlerinin sarışın Yvonne’a dönüşmesi bunun bir örneğidir. Bunun dışında, kendi geçmişinde gezinti yaptığı sahnelerden birinde Örümcek, babasıyla Yvonne’u bir köprü altında sevişirlerken görür. Arkası dönük olan baba aniden Örümceğin kendisine dönüşür, dolayısıyla babayla özdeşleşmiş ve anneyle sevişmiş olur. Fakat bu noktada ‘erken boşalma’ (premature ejaculation) ayrıntısı da gözden kaçmamalıdır. Bu ayrıntı bize Örümceğin olgunlaşmamış/tamamlanmamış cinselliğine ve dolayısıyla da ‘fallus’ sahibi olmamasına işaret etmektedir. Tüm bunlar enses arzunun ve bunun beraberinde getirdiği korkuların aşılamadığını gösteren uygun örneklerdir diyebiliriz.

Ödipal karmaşadan bahsederken filme farklı bir boyut getiren ve Örümceğin gelişiminde de oldukça etkili olan baba figürünün (filmdeki adıyla Bill Cleg) öneminin de atlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar filmin üçte ikisi boyunca, Örümcek ile özdeşleştirildiğimiz için Bay Cleg’i ‘kötü baba’ figürü olarak algılasak da, daha sonra aslında onu ‘kötü’ gösteren şeyin daha çok Ödipal çatışma olduğunu anlarız. O sadece karısıyla ve kendi cinselliğiyle ilgili problemlerini çözmeye çalışan sıradan bir adamdır aslında. Bu anlamda, samanlık sahnesinde babayla yüksek açıyla özdeşleştirildiğimiz sahne bir dönüm noktasıdır filmde. Korkmuş ve dış dünyayla bağlantısını kesmek için kulaklarını sıkıca kapatan küçük Dennis’ e yaklaşır yavaşça. Babadan sert bir tepki beklenirken, birden şefkatli bir şekilde “Sorun nedir, neden bize bu kadar kızgınsın?” diye sorar. Oğlunun suçlamalarından bıkmış usanmış olan Cleg Örümceğin neden ‘gerçek’ annesini öldürdüğünü düşündüğünü merak eder. Çünkü aslında ortada bir anne vardır ve o da yaşıyordur. İşte bu sahne bize Örümcekle özdeşleşmemizi sorgulamamız adına verilmiş ufak bir ipucudur. Kendimize o ana kadar ekranda gördüklerimizin gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olduğunu sormamızı sağlar. Dolayısıyla izleyici olarak bu noktadan itibaren farklı bir boyuta taşınmış oluruz.
Fahişe figürü hakkında değinmek istediğim başka bir konu da ‘dişli vajina'(toothed vagina) yani hadım eden vajina. Mite göre, Latince adıyla vagina dentate ye sahip olan kadınlar korku saçarlar, çünkü cinsel ilişkiye girdikleri erkeklerin penislerini dişleriyle koparırlar, yani hadım ederler. Bu kavrama paralel olarak Freud’un Rüya Yorumları adlı makalesinde belirttiği, bedenin altıyla (genital bölge) üstünün (ağız/göz/kulak/saç bölgesi) değişimi (upward displacement) düşünülebilir. Diğer bir deyişle erkeklerin en ilkel korkusu olan hadım edilme korkusu fallik olmayan bu kadınlar tarafından körüklenir. Dolayısıyla filmde gerçek anne figürünün gayet ‘normal’ dişleri varken, Yvonne karakterinin dişlerinin adeta ‘cadı’ gibi sivri ve ayrık olması göze çarpmaktadır. Yvonne Örümceğin bilinçdışındaki hadım edilme korkusunun dışa vurumudur adeta. Bu yine Örümceğin pre-ödipal dönemdeki takılmasıyla ilgilidir, çünkü karmaşayı aşamamıştır ve dolayısıyla fallik olmayan anne figürünün sebep olduğu hadım edilme endişesi de kendini tekrar etmektedir.

Tekrar saplantısı bozukluğu (repetition compulsion) filmde bu anlamda büyük rol oynamaktadır. Annenin Yvonne karakterine dönüşmesi gerçek olmayan tek dönüşüm değildir. Dennis kendi iç gerçekliğini dış dünyaya yetişkin halindeyken Bayan Wilkinson’ı Yvonne’a çevirerek de yansıtmaya ve aynı endişeleri yaşamaya devam eder film boyunca. Yani aynı paradoks kendini devam ettirmektedir. Dolayısıyla aslında Örümcek bütün kadın figürlerini ‘kötü’ fahişeye çevirerek onların tehdidini onları öldürerek ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bunun yanı sıra bu tehlikeli kadın figürü aynı zamanda Örümceğin bilinçdışında fantezisini kurduğu ‘cani kadın’ı (monstrous feminine) simgeliyor olduğu savunulabilir. Dolayısıyla ‘öldürücü’ olan aynı zamanda Örümcek için ‘tahrik edici’ nitelik de taşımaktadır. Bu bağlamda bu ayrıntının Örümceğin yok edilmek, cezalandırılmak ve özellikle de hadım edilmek isteyen, öz-yıkıcı/masokistik tarafına işaret ettiği de düşünülebilir.

Sunumumun başında Ödipal senaryoyla ve bunun anne figürünün katline yol açmasıyla ilgili iki farklı yorumumun olduğunu belirtmiştim. İlk senaryoda argümanımı heteroseksüel erkek gelişimini baz alarak geliştirmiştim. Fakat filmde açıkça belirtilmese de bu hikayenin homoseksüel bir erkeğin gelişimine de uyabileceğini göstermek istiyorum. Eğer Örümcek eşcinsel bir kimliğe sahipse (ki bu bastırılmış veya bastırılmamış olabilir), bu teoriye göre Örümceğin annesini öldürmesinin sebebi Ödipal üçgenden anne figürünü kaldırmak istemesi ve dolayısıyla babayla beraber olmak istemesinden kaynaklanmaktadır diyebiliriz. Yani anne figürünü ‘kötü’ ve ‘iyi’ şeklinde ikiye ayırması, ona bilinçdışında iyi anneyi kötü olana öldürtmesi ve dolayısıyla da Yvonne’u da ortadan kaldırması için hak sahibi olmasını sağlamış, yaptığını meşrulaştırmış ve dolayısıyla da vicdanını rahatlatmıştır. Bu savımı desteklemek için okuyucuya bir geriye dönüş sahnesinde Örümcek ve biri genç diğeri yaşlı olmak üzere iki erkekle muhtemelen akıl hastanesinin bahçesinde golf oynadıkları sahneyi hatırlatmak isterim. Burada önce kamera Örümceği gösterir, elini cebine sokar (yani penisinin olduğu yere), ve içine daha önceden birtakım kağıtlar koyduğu bir çorap çıkarır. Yaşlı adam da elini cebine sokar, protez dişlerini çıkarır ve ağzına yerleştirir. Bu yaşlı erkek figürü tipik olarak kastre olmuş yani erki gitmiş adam görünümünü andırır. Büyük bir ihtimalle cinsel anlamda iktidarsızdır. Diğer genç adam ise elini cebine bir şey arıyormuş gibi sokar, karıştırır ve bu iki adama gülerek penisini tutar. Genç adamın yüzündeki rahatsız edici gülümseme bize sadece onun fallus (ki bu heteroseksüel bir kimliğe, güce ve cinsel anlamda iktidar sahibi olmayı simgeler) sahibi olduğunu ve diğerlerinin ancak protez diş veya çorap tutabildiğini göstermektedir. En başta uzun ve penis görünümünde gibi duran çorabın içi boş ve yumuşaktır. Dolayısıyla gücü ve otoriteyi simgelemesi veya sembolik düzende sınırları belirleyici bir faktörü olması mümkün değildir. Psikanalitik kuramda çanta, cüzdan, cep, kavanoz gibi içi boş veya içine obje konulabilen maddeler dişi cinsel organ olan vajinayı simgelemektedir. Dolayısıyla bu anlamda Örümceğin penis yakınında bulunan çorabı, onun içine alan, feminen ve eşcinsel tarafını simgeliyor olması mümkündür diyebiliriz. Babasına karşı olan nefreti onun karşıcinsel olduğunu kanıtlar nitelikte değildir, çünkü anneyle semiyotik ilişkisinden kurtulamayan şizofreni hastası Örümceğin bu ilişkinin etkisinden çıkamadığı oldukça açıktır. Dolayısıyla eşcinsel kimliği bu anlamda geri planda kalıyor veya bastırılmaya çalışılıyor olabilir. Dolayısıyla eşcinsel olsa bile babayı hala anneyle kurduğu patolojik ilişkiden koparmak isteyen bir düşman olarak algılıyor olması da mümkündür.

‘Dişli vajina’ kavramını düşündüğümüzde ise, Freud’un Ödipal üçgen teorisini de burada tersine çevirmek mümkündür. Yani aslında babayı arzulayan Örümcek anneden kastrasyon tehdidi alıyordur diyebiliriz. Çünkü çocuk annenin sahip olduğu erkeği arzuluyor ve dolayısıyla yine sembolik düzene aykırı davranıyordur. Bu önerme de Örümceğin Bayan Wilkinson’ı neden Yvonne’a çevirdiğini de açıklamış olur. Çünkü hala çocukluğunda aşamadığı kastrasyon tehdidi peşini bırakmıyordur. O da çareyi tıpkı küçükken annesini öldürdüğü gibi, Yvonne’u yani Bayan Wilkinson’ı ortadan kaldırmakta aramaktadır diyebiliriz.

Şu ana kadar Örümceğin pre-ödipal takılması ile anne figürünü ikiye ayırmasının ilişkisi hakkındaki iki argümanımı belirttim. Fakat bu hikayeyle ilgili üçüncü ve belki de sıradışı sayılabilecek bir olasılıktan da bahsetmek istiyorum. Filmin sonunda görünüşe göre Örümcek ve dolayısıyla seyirci de ‘gerçeğe’ ulaşmakta ve annenin çocuk tarafından öldürüldüğü bilgisi ortaya çıkmaktadır. Fakat ya bu da gerçek değilse? Ya bu ‘aydınlanma’ da bir hayal ürününden ibaretse? Bu noktada okuyucuyu oldukça hasta ve dolayısıyla da gerçek geçmişiyle kendi çarpıtılmış hatıraları arasındaki farkı ayırt etme yetisine sahip olmayan bir karakterle özdeşleştirildiğini hatırlatmak istiyorum. Tıpkı Cronenberg’in de belirttiği gibi aslında Örümcek küçükken annesinin onu terk etmiş olması mümkündür. Ve bu travmadan dolayı “Ben kötü bir çocuğum, kötü bir şey yaptım ve annem beni bu yüzden terk etti” şeklinde düşünmüş olabilir. Bu hayali suçtan kendini arındırmak ve vicdanını rahatlatmak adına da tüm bu bahsedilen ‘anne katli’ senaryosunu uydurmuş olması mümkündür. Sanırım aşağıda Örümcek ve annesi arasında geçen bu diyalog okuyucuya bu üçüncü olasılığa aklının yatması için yardımcı olacaktır. Bu sahnede Bayan Cleg bir yandan aynaya bakarak kırmızı bir ruj sürerken bir yandan da oğluna dişi bir örümcek hakkındaki hikayeyi anlatmaktadır:

-…Yumurtalarını koymak için ufacık ipek cepler yaptı.
-Sonra ne oldu?
-Bir daha geriye bakmadan sürüklenip gitti.
-Sonra öldü mü?
-İşi bitmişti. Artık hiç ipeği kalmadı. Tamamen kurudu ve içi bomboş kaldı.

Bundan sonra kadının bir süre yakın çekimdeki düşünceli yüzüyle karşı karşıya bırakılırız. Bayan Cleg’in son söylediği laf adeta seyircinin kafasına işler ve bu cümlenin altında neler yatıyor diye düşündürür. Bu diyaloğun birçok anlamı olabilir fakat burada çok kurnazca bir toplumsal cinsiyet eleştirisi yapıldığının aşikar olduğunu düşünüyorum. Hikayenin geçtiği zaman olan 2. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’sini düşündüğümüzde bu sav daha da kuvvetlenmektedir. Bu dönemde bilindiği üzere, savaş sonrası ‘çekirdek aile’ kavramı oturtulmaya çalışılmış, ve kadınlarla erkeklerin rolleri tekrar oluşturulmaya başlamıştır. Bu bağlamda bakıldığında annenin bu örümcek-ağ metaforuyla aslında alttan alta sıkıcı bir ev kadını olmasından, evde çocuk bakma zorunluluğundan, ve alkolik hatta muhtemelen kendisini aldatan bir adama bağlı olmaktan duyduğu sıkıntıları ima ediyor olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla “geriye dönüp bakmadan sürüklenip gitmek” cümlesi aslında Bayan Cleg’in evini ve çocuğunu geride bırakıp bu hayatı terk etme fantezisini simgelediğini, ayrıca çocuğu yerine aynaya bakarak kırmızı bir ruj (Freud’a göre kırmızı rengi cinsel anlam yüklüdür) sürüyor olması da erişemediği fakat arzuladığı cinsel fantezilerini ön plana çıkarttığını söylemek mümkündür. Bu anlamda kendisinin de kontrol edemediği bu sıkıcı hayatta “tamamen kuruduğunu” hissettiğini söyleyebiliriz.
Bu metin içinde belirtilen tüm bu olasılıklar arasında okuyucunun sıkışıp kalması sanırım oldukça yüksek bir ihtimal. Ama zaten filmin amacı da bu değil mi? Yine de hayatı böylesine kaygan bir zeminde, gerçeklikle hayal arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar hasta bir insanın akli durumuyla özdeşleşmenin oldukça korkutucu fakat bir o kadar da heyecan verici olduğunu düşünüyorum, en azından sadece 90 dakika boyunca. Örümcek’in, sinemanın izleyiciye ve bilinçdışımıza yaptığı güçlü etkiyi bir kere daha kanıtlayan bir film olduğu kanısındayım. Bu da ancak Cronenberg gibi bir sinema ustası sayesinde seyirciye aktarılabilecek bir tecrübedir.

Reklamlar

Yolculuk

Ellerim boşluğa kayıyordu. Avuçlarım terliydi ve bir cinayetten geliyordu vakit sanki,

tedirgin ama sakin…

En son gördüğüm düşü anımsıyorum da; ellerin bomboştu yine ama bir şeylerin izi vardı. Ya bir şeye tutunmaya çalışmışlardı ya da bir şekilde uzun süre sımsıkı tuttuğu nesneyi tutmaktan vaz geçmişlerdi. Terli ve titrekti ellerin, ben onlara bakarken…

Korkuluydu gözlerim ve yüreğim yeni kurtulmuştu sanki bir sevdadan. Ayakta dimdik durup ellerimi seyrediyordum.

Odaya sakin ve ılık bir esinti girdi. Vücudum ürperiyordu. Hastalanacaktım. Ya da aklıma gelen bir şey tüylerimi diken diken ediyordu. Bilemiyorum şimdi…

Uzun yürüyüşlere çıkmalıydım sanki. Uzun süre bir şeyleri aramak ve bulmak için yollara düşmeliydim. Ruhum bu anlamsız ‘yalnız’ı kaldıramıyordu. Bir yerlerden bir müzik sesi geliyordu. Gerçekten bunu duyuyor muydum, yoksa ben mi bir şarkı mırıldanıyordum?

Uzun süre hiçbir şey konuşmadan oturduk öylece. Beni uğurlamaya gelmişti, yolda okumam için birkaç eski kitap getirmişti. “Gitme.” diyemiyordu. Kalmamın anlamsız olacağına karar vermiştik. Yüzüne bakamıyordum. Bir kere, bir kere gözüm değse gözüne, kalırdım, biliyordum. Oysa kalmakla ona kötülük edebilirdim, gitme vaktim, bu limandan da ayrılma vaktim gelmişti. Kendi

kıyılarımı özlemiştim. Bir bedevi misali içimde taşıdığım çölde böyle bir vahaya kanamazdım. Kervana katılmalıydım, içimdeki kervana. Ellerime ve ellerine bakıyordum. Ellerimi ve ellerini düşünüyordum. Elleri küçük, beyaz, bakımlı ve güzeldi. Onları çok defa tenimde hissetmiştim. Nasıl beceriyordu bilmem ama her zaman çok güzel kokarlardı.

Ellerime baktım. Kalem tutarken görmüştüm en son onları. Bir de bir düşte büyürken. Sessizlik büyüyordu. Kucağımda sessizlik büyütüyordum. Yağmur başladı. Yağmurun cama vuran tıpırtısı sessizliği bozuyordu. Biz o tıpırtıyı dinliyor ve başka insanları seyrediyorduk. Biraz daha iyiydi böylesi. Konuşmamız gerekmiyordu.

Çay içmeyi de böyle yolculuklarda öğrendim ve sevdim. Böyle yolculukların bana sevdirdiği diğer bir şey de radyo dinlemekti. Ne kadar yalnız olduğunu ve bıraktıklarını pek umursamıyorsun… Yağmur dindi. Vakit geçiyordu ve gitme vakti yaklaşıyordu. Gözlerine bakmayı deneyecektim. Sessizlik, fısıltı, yarım yamalak kurulan, kırık dökük sözcüklerden oluşan konuşmalara dökülmek üzereydi…

– Bana yazarsın, ya da telefon et. Sesini duymayı seviyorum. Hem belki sana anlatacaklarım olur.

– Yazmayı denerim. Bilirsin telefondan pek haz etmiyorum. Çok fazla mekanik ve duygusuz bence. Benim zaten tükenen insansı tarafımı tekdüzeleştiriyor. İfademi zayıflatıyor.

– Bu defa seni özlememeye çalışacağım.

– Yapma lütfen… Gitmem senin için de iyi olacak. Bu kent fazla gri, fazlasıyla sıkıcı artık. Gitmezsem seni de bitireceğim ve bu sevgisizlik yapmacık tohumumuz olacak… Asla bir daha sevgi yeşertemeyecek hale bürüneceğiz.

– Yazık… Halbuki tam da seninle mutlu olmayı öğrenmeye başlamıştım. Ne çok yolculuklara gittik seninle.

– Ve ben hep yalnız döndüm o ruh yolculuklarından. Bu yüzden hep uyurgezer buldular ya beni…

Güldü… Gülmekle ağlamak; gitmekle kalmak ve sevgi ile nefret arasında bir duraktaydı. Her iki yöne de gidebilirdi. Kalmayı seçecekti. Ellerine bir daha baktım. Sımsıkı kenetlenmiş, birbirine girmiş öylece duruyordu. Bilge bir tavırla az sonra bir öğüt verecekmiş ya da sakinleşmemi sağlayacak gibi asabi bir dinginlik içindeydiler.

Böyle parmakları sımsıkı kenetlenmiş elleri daha önce de görmüştüm. Tıp fakültesinde yazdıklarımın, yaptıklarımın ve düşündüklerimin hesabını verirken heyet başkanının ve üyelerin elleri de masanın üstünde böyle birleşmiş bir haldeydi. Sonra ilk sorgulamamda beni bir masanın başına oturtmuş konuşturmaya çalışan çıyan gözlünün de elleri de böyle masanın

üzerinde duruyordu ve ben onun gözlerine bakarak bu iki oyuğu daha nerede gördüğümü hatırlamaya çalışıyordum. Doğa kanallarında ki çıyanın gözleriydi. Bir keresinde ben de terk edilişimi aynı duygu birliği içerisinde ellerimi masanın üstüne kenetleyerek sakin olmaya çabalar bir şekilde dinlemiştim. Bunları ona söylemeyi düşündüm. Söylemedim. Sustum. Trenin kalkma vakti gelmişti.

Ayrılığın çanı önce siren olup çaldı sonra anons olup eski garın duvarlarında yankılandı. Az sonra bütün bu düşüncelerimden sıyrılacak ve kendime doğru yola koyulacaktım. Arkama bakmamayı öğretmişlerdi onca yıl içinde. Yüreğim bir gömü daha kazanıyordu. Hiç bir planım yoktu. Yüreğim gitmek istiyordu, kendimle olmayalı çok olmuştu. Yaşamayı, başka bir yerde var olmayı sürdürebilir miydim? Bunu anlamak için gidiyordum. Yavaşça ayağa kalktım, sırt çantama

eğildim. Kitapları masanın üzerinden topladım. Gerçekten gidiyordum yani. Gözlerine bakamıyordum. sevgiyle elimi uzattım. Bir yerlerde bir ballad çalıyordu Bruce Springsteen‘in Streets Of Philadelphia‘sı olabilirdi. Elini sıktım ve bıraktım. Sanki normal bir seyahate gidiyordum. Oysa bir daha bu şehre ve bana hatırlattıklarına uğramayacaktım. Öpüşmedik. öpmezdim. Öpersem kalırdım ve sırtımdan vururlardı beni.

Bıraktığımda ellerini, ellerim bir boşluğa doğru kayıyordu.

Avuçlarım terliydi ve bir cinayetten geliyordu vakit sanki, tedirgin ama sakin…

Yusuf ‘Eric Draven’ Pişkin