eski, yeni, tavan ve sigara

arkasına yaslandı. küllükteki sönmüş sigaraları seyretti bir süre. bir kere bile içine çekmemişti çoğunu, yakıp kül olmalarını seyretmişti. sigaranın da kendisine benzeyen yanları olduğunu düşünüyordu.

fazlasıyla uykusu gelmişti artık, pencereden dışarı baktı, etrafta ışığı yanan bir pencere bulamadı. ışığını söndürüp sabahın olmasını beklemek üzere yatağına yöneldi.

bircan’dan dördüncü mesaj da geldiğinde telefonu yan çevirip mesajları okudu. bircan iyi biriydi. zeki, güzel, başarılı ve mavi gözlü bir dil öğrencisi. bende ne buluyordu herif diye sorar dururdu kendine eric. bir cevabı yoktu. zaten kafasındaki sorulara bir cevap bulabilseydi bu durumda olmayacaktı, öyle düşünüyordu. bircandan gelen mesajları okuduktan sonra, yarın sabah ne yapacağını düşündü uzun uzun. once ne yapabilirimi düşündü bir sure, sonra ne yapmaması gerektiğini. yapılabilecek bir sürü şey varken hiçbir şey yapmamak mı daha zordu, yoksa yapılacak bir şey yokken bir şeyler yapmaya çalışmak mı. eric’e göre  ilki daha zordu. elinden bir şey gelmese bile bir şeyler ortaya koyabilirdi insan ama elinden gelen bir şeyler varken hicbir şey yapmamak, öylece durup beklemek çok daha zordu. – bunun pişmanlığını yaşayanlar neyden bahsettiğimi daha iyi anlayacaklardır. –

sabah olmadan uyumalıyım diye düşündü ve bu düşünceden yaklaşık on iki dakika sonra ilaç yardımıyla uykuya daldı.

hayatta en çok korktuğu şey, aydınlık bir odada uyumak zorunda kalmaktı. dedesi öldüğü gece, evin bütün ışıklarını açıp sabaha kadar başında beklemişti. sekiz yaşındaydı ve bundan daha fazlası gelmemişti elinden.

dedesi acılar içinde öldüğü sıralarda, babası muhtemelen o esmer orospunun koynunda terlemelekle meşguldü. belki de değildi, belki de gerçekten mesaiye kalmıştı o gece. bu gerçeği babasından başka kimse bilmiyordu. birkaç yıl içinde babasınında bu soru  işaretleriyle beraber toprağa gömülmesini diledi. artık 7 yaşındaydı ve dedesinin morarmış bedeninin teneşirdeki görüntüsünün ne anlama geldiğini idrak edebilecek olgunluğa ulaşmıştı.

babaanesi anlatmıştı ona ölümü..

zaten kimse kimseye yaşamayı öğretmiyor, herkes herkese ölmemeyi öğretiyor. yapılması gerekenlerden değil, yapılmaması gerekenlerden bahsediyorlar.

özellikle de çocukken. birileri gelip işaret parmağıyla yanlış olanı gösteriyor sana ve bunu asla yapmaman gerektiğini söylüyor ama katiyen doğruyu gösterip yapman gerekeni öğretmiyorlar. sonra sende büyüyüp, böyle ne yapmaması gerektiğini bilen ama ne yapması gerektiği hakkında en ufak bir fikri bile olmayan vasıfsız bir adama dönüşüyorsun. bu hepimizin kaderi.

annesi, bitlenmesin diye saçlarını hep üç numaraya vururmuş eric’in. dedesinin taziyesine gelen krem rengi çoraplı kadınlar aralarında konuşurken duymuştu bunu.

ama o sıralar kurtarması gereken bir prenses vardı, dedesinin ölümüyle ilgilenmeyecek kadar meşguldü eric. hem üç numara sana yakışıyor demişti onur. onur neden yalan söylesin ki? bir ‘onur’ neden yalan söyler? üstelik lösemi hastasıysa ve 9 yaşında ölmüşse kesinlikle söylemez. keşke onur yalan söyleyebilecek kadar uzun yaşasaydı, en iyi arkadaşıydı eric’in. onur, eric’in peltek konuşmasına aldırmıyordu, eric’de onur’un dökülmüş saçlarına. aynı prensese aşık olmuşlardı. gözleri ve saçları vardı prensesin. üstelik, bir yetime ve bir lösemi hastasına göre çok daha sorunsuz nefes alıyordu.

ara sıra o prensesin gerçekten var olup olmadığını düşünür eric ve her seferinde bir sigara daha yakar.

sigara yakma eyleminin rahatlatıcı bir yanı var, içmesen de rahatlıyorsun. bunun tıpta da bir adı olduğuna eminim, okumuş bile olabilirim.

onur yaşıyor olsaydı şimdi, o da bircan’a aşık olur muydu acaba. peki ya bircan, eric’i sevdiği kadar sever miydi onu da.

dokuz yaşında ölen bir çocuğu herkes sever. peki ya sekiz yaşında ölmesi gerekirken, otuz dört yaşına kadar ölemeyen bir adamı? kim, neden sever ki?

bircan o kalın kitapları okuya okuya aklını kaçırdı. zaten öyle kalın kitaplar okuyup aklını kaçırmamak mümkün değil. çünkü o kitapları yazanlar akli dengesi yerinde kimseler değiller. yazmak deli işi. akli dengesi yerinde insanlar yalnızca, borç defterindeki veresiye notlarını hesaplarken kullanırlar kağıt kalemi. kağıt kalem kullanmanın en faydalı şekli budur belkide.

eric yazmayı beceremediği gibi okumayı da beceremiyordu.

4 senelik 3 üniversiteyi terk etmişti. bir ara, yalan söylemenin kötü birşey olduğunu, sokak köpeklerini sevdiğini ve kadınların cinsel bir obje olarak görülmesinden çok rahatsız olduğunu dile getirmişti bir muhabbet esnasında. birinin iyi sayılabilmesi için bunları söylemesi yeterlimiydi?

eğer yeterince kötü insan tanımamış olsaydım, belki..

birini, iyi biri olduğuna inandırmanın en iyi yolu, ona kötü biri olduğunu söylemektir. kötü olduğunu kabul edebilecek ve bunu karşısındakine söyleyebilecek dürüstlüğe sahip olan birinden kimseye zarar gelmez çünkü. kötülüğü kendinedir onun. karşısındaki insan, feleğin işkembe çorbasından yeterince içmişse eğer bilir, güvenilir biridir o. ama şunu da bilir ki, ne olursa olsun, güven tek kullanımlıktır..

felsefe dersinde, en güvendiğiniz insanın adını yazıp bunun sebebini açıklayın, diye tek soruluk bir sınav yapmıştı Derya hoca ve o kağıdı boş bırakmıştı eric. bir rivayete göre, derya hocayla böyle yakın dost olmaları da o boş kağıt sayesinde olmuştur..

eric uyandığında hava kararmak üzereydi, ağır ağır doğrultu yataktan. yine kafasının içinde milyarlarca anlamsız kelimeyle açmıştı gözlerini . o kelimelerden anlamlı bir cümle oluşturmak için çoğu zaman gözlerini bir noktaya diker ve bir aşçının lezzetli bir yemeği koklarken takındığı mimiklere benzeyen bir tavır takınırdı. bu anlamsız kelimelerin mide bulandırıcı bir tarafı vardı. ayarı bozulmuş bir dönme dolabın son sürat döndüğünü ve siz içindeyken bir daha asla durmayacağını düşünmekle aynı şeydi bu. belki daha kötüsü. büyük ihtimalle daha kötüsü..

haftanın en az bir iki günü bu şekilde güne başlamaya alışmıştı eric ama son bir aydır hemen hemen her sabah bu şekilde başlıyordu. biraz daha betimlemek gerekirse, bütün dünyayı sırtlayıp şınav çekmeye benziyordu eric’in içinin sıkıntısı. kendini dışarıya atıp başka şeylere odaklanmak işe yaramıyordu ve yataktan çıkmamak da bir çözüm olmaktan çıkmıştı artık. sanki dünya güneşin ve kendisinin etrafında dönmüyordu da eric hem güneşin hemde dünyanın etrafında dönüyordu. evet evet, bu betim daha uygun olmuştu.

komidinin üçüncü gözüne koyduğu bozuklukları avuçlayıp caddedeki fırına gitmek üzere sertçe çarptı kapıyı.

insanlarla sadece gerektiği kadar muhabbet ediyor, çok zorda kalmadıkça konuşmuyordu eric. anlatmak istediği şeyi en kısa şekilde nasıl ifade edebilirse o şekilde ediyordu. üç kelimeyle anlatılabilecek birşeyi beş kelimeyle anlatmak saçmaydı zaten. şiir okumayı sevmeyen bütün çocuklar gibi ericde aşırı betimlemelerin gereksiz olduğunu düşünüyordu. hatta eric’e göre betimlemenin her türlüsü boşunaydı, zaman kaybıydı.

simitçideki tezgahtar çocukla aralarındaki diyaloğu seviyordu eric. eliyle sayıyı işaret edip gülümsüyordu sadece,bu yetiyordu. yine böyle bir sahne yaşanmış ve elinde simit poşetiyle fırından çıkmıştı.

keşke herkesle bu şekilde anlaşabilsek diye düşünüyordu, fakat işe geç kaldığı sabahlarda taksiye binmek zorunda kalıyordu. bir taksiye bindiyseniz mutlaka taksiciyle şehrin eski yapısı, ülke gündemi ya da futbol gibi konularda konuşmak zorundasınızdır. özellikle istanbul’da yaşıyorsanız, bir taksiye binip taksiciyle muhabbet etmeme olasılığınız, ülkenin avrupa birliğine girme olasılığıyla hemen hemen aynı.

güneş iyiden iyiye hissettiriyordu artık kendini, belli ki aylardan nisandı. rengarenk laleler bütün ihtişamıyla açılıp saçılmış, kiraz ağaçları kendi kına gecesinde ağlayan gelinlik kızlar edasında süslenmişlerdi. bahar ayları, bu gezegenin mezuniyet törenleri. biz farkında değiliz ama, ağaçlar, kuşlar, kediler, köpekler yani bütün insan olmayanlar insan olanlara oranla daha neşeli ve daha bir güzeller bahar aylarında.. ne kışın o yoksullara hissettirdiği duygu var ne de yazın kuşlara çektirdiği eziyet var. yüreğinde bir tutam da olsa yaşama sevinci taşıyan herkes sever baharı.

eric elini sol göğsüne götürerek yüreğindeki o bir tutam yaşama sevincini kontrol etti, yerinde duruyor muydu, bilmiyordu. tek bildiği oralarda hissettiği şeyin kocaman bir boşluk olduğuydu. belki içi sevgi ve mutlulukla doluydu ama o boşlukta kayboluyordu bütün iyimser duygular. yapması gereken şey o boşluğun ne olduğunu bulmaktı. nereden geliyordu, neyden kaynaklanıyordu, hangi zamandan kalmaydı bu boşluk. çocukken çok sevdiği bir oyuncağını kaybettiğinde de buna benzer bir boşluk hissederdi ama bu onlar kadar basit bir boşluk değildi. bu daha derin ve daha geniş bir boşluktu. bütün iyi ve güzel duyguları içine alıp yok edecek kadar büyük bir boşluk. mis kokulu çiçekleri, cıvıldayan kuşları, dalga seslerini, yosun kokunu, güzel gözlü kızları, gülümseyen çocukları, kısacası uğruna yaşanacak bütün güzellikleri yok ediyordu bu boşluk.

bu mevsimde bir umudu olmalıydı insanın, yarından bir beklentisi olmalıydı.. en az üç şiir olmalıydı ezberinde, yeni bir romana başlamalıydı, yanyana olma hayalinin bile mutlu edeceği biri olmalıydı hayatında. sırt çantasını sırtlayıp, kırlarda, yollarda, daha önce hiç görmediği sahillerde kaybolmanın  düşünü kurmalıydı insan bu mevsimde.. bütün bunların farkında oluşu içindeki boşluğu daha da karanlık kılıyordu. öyle bir karanlık ki bu, avazın çıktığı kadar bağırsan da kimsenin seni duymayacağı bir yerde, duysalar bile orada yaşan kimsenin anlamayacağı bir dilde yardım istediğinin farkında olmak gibi nafile bir duyguyla dolu.

kırmızı kapılı binanın önünden geçerken alp geldi yine aklına. bu kapının eric için çok derin anlamları vardı. bütün kırmızı kapılarda olduğu gibi. alp’i ilk kez böyle bir kapıdan çıkarken görmüştü ve ilk kez o an, sanki şehrin bütün camilerinden, okullarından, bütün megafonlarından kendi kalp atışlarını dinlemişti. bütün şehir duymuştu eric’in kalbini, bundan emindi. peki ya alp duymuş muydu? işte bunu bilmiyordu. ve uzunca bir süre  öğrenmek adına hiçbir şey yapmadı. her gece pencerenin önüne oturup derin hayallere dalıyordu. sevmek, sevilmek adına yaptığı tek aktivite buydu.

böyleydi eric, bütün ericler, bütün gerçek aşıklar gibi o da söyleyemeyecekti içinden geçenleri. belki bir şeyler söylecekti bir gün, ama asla içinden geçenleri tam olarak anlatamayacaktı ona.

bunca dil tercümanı varken, neden bir tane yürek tercümanı olmaz ki diye düşünürdü bazen. neden biri gelip sevdiklerimize, uyumadan önce düşündüğümüz o sülietlerin sahiplerine, kalbimizin ritmini belirleyenlere yüreğimizin çevirisini yapmıyordu ki? ne güzel olmaz mıydı? bence atomu parçalara ayırmak, küresel ısınmayı önlemek hatta kanserin tedavisini bulmak bunun yanında hiçbir şey kalırdı. insan ömrü yüz yıl olsa ne olacak, her gece aynı tavana bakıp aynı gözyaşlarını döktükten sonra. bakın burası çok önemli, ağlamak kesinlikle iyi bir şey. ağlamak kötü değil, kötü olan birinin ağlamasına sebep olmak. birinin tek başına ağlamasına sebep olmak. birinin hıçkırıklarını kimse duymasın diye ağzını avuçlarıyla kapatarak ağlamasına sebep olmak.

ah o tavanlar yok mu, ben bir müteahhit olsaydım, evlere tavan koymazdım. bırakırdım insanlar göğe baksın geceleri, üşüyeceklerse üşüsünler. yalnızlığın soğuğu hangi santigrat dereceyle ölçülebilir ki? hangi ateş ısıtabilir buz tutmuş bir yüreği.

hangi çatıya başımızı soksak, o haneye misafir sayılıyoruz. vatanımız, yuvamız yok sanki. ve daha kötüsü hiç olmayacak gibi duruyor.

göğsüne sarılıp ağlayacak birini hiç tanıyamayacağız. öyle birini bulsak, ağlayacak cesareti bulamayacağız kendimizde. hani bu öyle bir yalnızlık ki, kendi tabutunu kendisi sırtlamış bir mefta düşünün, kendi mezarını kendi elleriyle kazıyor. öyle bir yalnızlık.

dünyanın bütün elvedaları bizim, dünyanın bütün kapılarını bizim yüzüme kapadılar, bütün seni sevmiyorumların sahibi biziz, biziz bu karanlık gecelerin sahibi.

sorunsuz..

kalemi bıraktı elinden. bir kalıba sokamadığı için yazamadığı bütün düşünceleri beynine hapsedip başını  tekrardan duvara yasladı. odanın karanlığı yazmasına engel oluyordu artık. ışığı açmak da istemiyordu. karanlıktan korkardı eskiden, şimdiyse en büyük korkusu, aydınlık bir odada uyumak zorunda kalmaktı. şuan dört kişi tarafından birden terk edilmiş olmayı dilerdim, dedi kendi kendine. gülümsedi. bir adam uğruna ağladığı zamanlar gelmişti aklına. en son ne zamandı lan, diye düşünürken, biradan bir yudum daha aldı ve derin bir nefes çekti odanın içine dolan karanlıktan..
keşke dedi, eric. keşke; birinin beni terk edip gitmesini dert edebilecek kadar sorunsuz bir hayatım olsaydı..

bedbaht

yazıp yazıp sildiğim sayfalarca yazıdan sonra yazmaktan vazgeçme kararı aldım. olmuyordu çünkü. ne yazarsam yazayım bir şeyler eksik kalıyordu o gece. kafamın içindekileri kelimelere dökemiyordum. ilhamsızlıktan değil,  başka bir şey vardı. her gece olanların dışında, çok başka bir şeydi bu. yaşadığım diğer hastalıklar gibi değildi. yaşadığım diğer kayıplara da benzemiyordu. buradan daha aşağısı yok, artık dipteyim, demiştim daha dün gece. yine yanılmıştım. yine yanılmıştım. bu konuda hep yanılıyorum. normalde öngörü sahibi bir insanımdır.
yaşadığımız onca şeye rağmen hala ölememiş olmamız çok garip değil mi sizce de? içinde bulunduğumuz bu berbat dünyada yalnızca bir kez ölme hakkımız olması insanoğluna yapılmış en büyük haksızlıklardan biri değil mi? mesela benim yaklaşık dört sene önce ölmüş olmam gerekiyordu, ama ölmedim. aslında o gün orada ölmem gerekiyordu.
çoğumuzun şimdiye kadar bir kaç kez ölmüş olması gerekirdi. ama biz inatla yaşamak zorunda bırakıldık. başka bir seçeneğiniz olsaydı eminim hepiniz onu seçerdiniz. yani en azından ben onu seçerdim. olmadı ama. daha çok küçükken sırtladım yaşamak mecburiyetini. çünkü etrafımda üzmemem gereken insanlar vardı.

bedenimde öldürmeyen acıları taşıdım yıllarca. öldürmeyen ama insana yaşama fırsatı da tanımayan acılar. bunun ne anlama geldiğini size anlatamam, bunu anlamanız için yaşamış olmanız gerekir. beni anlayabilmeniz için, her gece tanrıya, neden hala ölmediğiniz konusunda yakınmış olmanız gerekir. umarım beni anlamıyorsunuzdur.
bir kuş sesi duymak isterdim şimdi. mutlu mutlu öten, insanın içini huzurla, mutlulukla dolduran bir ses. yarına daha umutla bakabilmek adına bir haber, bir gülümseme okumak isterdim. bir gülümseme nasıl okunur demeyin, açın cemal süreya, edip cansever okuyun. daha da anlamazsanız turgut uyarın göğe bakma durağını okuyun, tekrar okuyun. bu adamlar hayata karşı gülümsemelerini kağıtlara dökebilmiş insanlar. bu yüzden bizden farklılar. bir ömür şiir yazabilecek umutları, sevgileri taşımışlar içerlerinde. ne büyük nimet, ne büyük şans. bir de bana bakın, hayata dair bir şeyler karalamaya kalktığımda, insanlara ve bu gezegene küfür etmekten öteye gidemiyorum. anlatacak bir aşk hikayem yok, hiç olmadı. düşünürken bile mutlu olduğum hayallerim vardı eskiden, hepsini yitirdim birer birer. umutla bakamıyorum dünyaya. mesela;  yarından tek bir beklentim var, o da bugünden daha kötü olmaması..
bunları buraya yazmak inanın kolay değil. yazmak eylemi, tamamen kafamın içindeki sesleri susturmak isteğinden kaynaklanıyor. başka çarem yok çünkü. inanın bana başka bir çarem olsaydı öyle yapardım. dünyanın en kanlı harpleri, kafamın içindeki çatışmaların yanında çocuk bahçesi kalır.

yazmak, çıldırmamak adına başvurduğum zoraki bir yol. bir tercih değil. beni anlayın. beni lütfen anlayın. buna gerçekten ihtiyacım var.

serzeniş

bir yerden başlamak gerekiyor diye düşünüyordum. neredeyse çeyrek asırdır bu gezegende yaşıyordum ve öldükten sonra insanların beni hatırlaması adına hiçbirşey yapamamıştım. geriye dönüp baktığımda elimden kayıp giden hayallerden başka birşey göremiyordum. bir kitap projem vardı ama o konuda da yeterli donanıma sahip olduğumu düşünmüyordum. yazmak iyi geliyordu. yazmak bi nevi terapiydi benim için. sadece bu yüzden yazıyordum şimdilik.
yakın bir zamanda çok özel bir bey tarafından reddedilmiştim. sanırım o da yanında yürümeye yetecek donanıma sahip olmadığımı düşünüyordu. onunla sadece bu konuda hemfikirdik. onun dışında bir sürü kadın vardı hayatımda. hepsi benim sevilecek bir adam olduğumu düşünüyorlardı. onlarla aynı fikirde değildim. bir yandan bunları yazıyor bir yandan da nargilemi tüttürüyordum. hayattan bir beklentim yoktu, oğuz dışında. henüz kahvaltı yapmamıştım ve onun kız arkadaşıyla olan münasebetinin bitmesini bekliyordum. onu beklerken küfür etmemem için bana çalıştığı mekanda nargile ısmarlamıştı..
oğuz’un nasıl biri olduğunu ilerleyen zamanlarda anlatırım.
az önce yüksekovalı biriyle tanıştım, biraz oralardan bahsettik. geçen sene bu zamanlar oraya deplasmana gitmiştim.
ufacık bir ümit uğruna binlerce kilometre yol tepip gitmiştim. herşeyi geride bırakıp gitmiştim. okulu, ailemi, arkadaşlarımı.. kimi gülmüştü arkamdan, kimi destek olmuştu, sağ olsunlar. bana hiç benzemeyen insanların yaşadığı bir şehirde üç aylık bir eziyet dönemi geçirdim. sonrası yine hüsran tabi. her zaman olduğu gibi yine kayıp haneme bir çentik ekleyip geri döndüm. sonra da bir daha aynı hayalleri kurmamaya karar verdim. sıfırın da aşağısı olduğunu görmüştüm daha önce, ama bu onun da aşağısını görmek gibi olmuştu. kaybettiğim hiçbirşey bu kadar acıtmamıştı canımı..
herneyse, bunları yine anlatacak kimsem olmadığı için yazdım buraya. belki burada benimle aynı şeyleri yaşayan birileri vardır.
gerçi anlaşılmak gibi bir kaygım da yok. yaşarken değil belki ama, ben öldükten sonra bunları okuyup hüzünlenecek bir çift göz olacaktır. bu her zaman böyle olmuştur..
biz neşet ertaşı bile o öldükten sonra dinlemeye başlamış bir nesiliz.

birazdan oğuz burada olur, nargilenin miyadı da dolmak üzere zaten. daha sonra yine burada olursanız kaldığımız yerden devam ederiz…

David Cronenberg’in Spider filminin/senaryosunun psikanalitik değerlendirmesi

(Macaristan’da psikoloji okuyan eski sevgilimin yoğun israrı üzerine yaptığım ödevi.. ki hiç tarzım değildir başkasının ödevini ypmak.. bakalım sınıfı geçebilecek mi?)

Bu sunumumda David Cronenberg’in 2002 yapımı olan Spider filmini ana karakterin (Dennis Cleg) psikoz kategorisi içinde değerlendirilen şizofrenisiyle, karakterin birebir gözünden geriye dönüşlerle izlediğimiz sorunlu Ödipal senaryosunu temele oturtarak psikanalitik bir açıdan inceleyeceğim. Sizlere Örümceğin akli durumunun hayali dünyasına, halisülasyonlarına ve özellikle de ‘anne imagosuyla’ ilgili olan tekrar saplantısı bozukluğuna (repetition compulsion) nasıl etki ettiğini göstereceğim. Filmin izleyici yorumuna oldukça açık olduğunu ve bu yüzden de sadece bir tane çözümlemenin yapılamayacağını düşünüyorum. Ben bu analizimde Örümceğin anne figürünü ikiye ayırmasının ve sonunda da öldürmesinin altında yatabilecek olan nedenleri iki altmetin üzerine odaklanarak paylaşmak istiyorum.

Şunu belirtmek isterim ki, psikoz bir hastanın iç dünyasına dalan bu film izleyiciyi ana karakterle özdeşleşmeye, iç dinamiklerini anlamaya ve adeta onun akli durumunu içselleştirmeye sadece teşvik etmekle kalmamakta aynı zamanda seyirciyi bu oyunun içine sürükleyip yönlendirmeyi de başarmaktadır. ‘Gerçek’ ile ‘hayali olan’ arasındaki çizgiyi bulandırmakta ve örümceğin sorunlu hafızasının içinde kaybolmasını mümkün kılmaktadır.

Film bir tren istasyonunda açılır; tüm dinamizmi ve canlılığıyla hayatın aktığını, insanların hızlı bir şekilde yürümekte ve birbirleriyle iletişim içinde olduklarını görürüz. Öne kaydırma hareketiyle istasyon boyunca ilerleyen sabit kamera ana karakterimiz olan Örümceği gösterir bizlere en son olarak ve işte o an bu adamın her hareketinden ve tüm detaylarından bu dünyaya ait olmadığını anlarız; dışsal gerçeklikle bağlantısını kuramadığı kendine ait tamamen farklı bir içsel gerçekliği vardır. Karakterin psikozunu ele aldığımızda ‘ağ’ motifinin film boyunca karakterle metonimik, yani birbiriyle bütünleşmiş bir ilişki içerisinde olduğunu görebiliriz. Örümcek kendine özgü bir fantezi ağı yaratmış-kendi örümcek ağını- ve tıpkı tüm diğer psişik varlıklar gibi o da kendine biricik bir yol belirlemiştir. Somut anlamda düşünüldüğünde örümcek ağları doğrusal değildirler, sonsuz sayıda yörüngelerin/yönlerin izlenilebileceği parçaların bir araya gelmesinden ortaya çıkan bir bütünden (assemblage) ibarettirler. Filmde örümceğin hem bir çocuk hem de bir yetişkin olarak zaman içerisinde geriye ve ileriye hareket ederek kendi ağını ördüğüne tanık oluruz. 90 dakika boyunca bu sayede farklı eşmerkezli halisünasyon halkalarını aşarak kendi ağının merkezine ulaşmaya ve dolayısıyla da kendiyle ilgili ‘korkunç gerçeği’ öğrenmeye çalışmasını izleriz. Kendi çarpıtılmış anılarıyla dış gerçeklik arasındaki aşılamaz uçurumu kapatmaya çalışır Örümcek. Sürekli yanında taşıdığı ve içinde hiçbir özel anlam taşımayan yazılar bulunan bir defterden kendi geçmişini okuyarak (aynı zamanda yazarak da geçmişini yeniden oluşturmaya çalışmaktadır) hatırlamaya çalıştığını görürüz. Tamamlamaya çalıştığı, fakat başaramadığı için en sonunda yırtıp attığı martı yapbozunu da hem bir geçmiş hem de yaşadığı anı anlamlandırmak adına verdiği mücadelenin bir metaforu olarak algılamak mümkündür.

Karakterin şizofrenisinin filmde oldukça önem taşıdığını belirtmiştim. Şimdi bu konunun Ödipal senaryo ve bunun cinsel çağrışımlarıyla olan bağlantısına eğilmek istiyorum. Filmde ana kadın karakter (Miranda Richardson) olan anne figürünün ikiye ayrılarak bir tarafta masum, iffetli ev kadını olan Bayan Cleg ve diğer taraftan da şehvetli ve kötü fahişe Yvonne Wilkinson olması bu konunun temel taşlarından birini oluşturmaktadır. Freud Ödipal karmaşa teorisinde her küçük erkek çocuğunun (infant) anneye erotik arzular ve babaya da düşmanlık hisleri beslediğini belirtmiştir. Diğer bir deyişle, anne çocuğun fantezi dünyasında ‘arzu nesnesi’ (love object) olurken, baba da çocuğu hadım etmek isteyen en büyük rakibi ve düşmanı olmaktadır. Babayla gelişen bu sürtüşmenin sebebi çocuğun aslında kendine ait olmayan bir kadını arzulamasından (incest taboo) ve bu sebepten de ‘suçlu’ olduğunu bilmesinden kaynaklanmaktadır. Freud’a göre çocuk 6 yaşına gelinceye kadar bu karmaşa çözülmeli, babanın iktidarı ve gücü (Lacan’ın daha sonra dilbilimci bir açıdan yaklaştığı Babanın Adı kavramı burada paralel düşünülmelidir) kabul edilmeli, boyun eğilmeli ve dolayısıyla enses arzu bir daha geri dönmemecesine terk edilmelidir. Sembolik düzen bu kurallar üzerine kuruludur. Babanın fallusu (phallus) bu organizasyonu belirlemekte ve sınırları çizmektedir. Bu sayede Ödipal Karmaşa sadece bastırılmaz, hadım edilme endişesiyle (castration anxiety) aynı zamanda parçalara ayrılır; cinsel anlamını kaybeder (desexualization), ve nesneleri benliğin (ego) içine dahil olur. Bu sayede Üst Benlik (super-ego) oluşur, ve ahlak-vicdan gibi kavramlar şekillenir. Dolayısıyla, toplum kazanmış ve birey kaybetmiş olur. İşte Freud’a göre ideal anlamdaki karşıcinsel (heterosexual) erkek cinselliği gelişimi bu şekilde olmalıdır.

Öte yandan filme geri döndüğümüzde yetişkin Dennis’in (örümcek) gözünden 10 yaşlarında olan Dennis’in Post-Ödipal senaryosuna tanık oluruz. Bu durumda, çocuğun çoktan Ödipal karmaşayı aşmış, anneye duyduğu cinsel hislerini terk etmiş olması gerekmektedir. Bu sebeple Dennis, aslında toplumsal yüceltmelerin içselleştirildiği, cinselliğin geri plana atıldığı ve ergenlik (adolescence) dönemine kadar da libidonun cinsel ilgisini kazanmayacağı dönem olan latens (latency) döneme geçmiş olması gerekmektedir. Oysa ki buradaki vakanın böyle gelişmemiş olduğunu görebiliriz. Dennis’in, babasını eve getirmek için girdiği barda bir fahişenin göğsünü göstermesinden dolayı cinsel anlamda uyarıldığı sahne Örümceğin cinsel ilişkiler ve cinsellik hakkında düşünmesini sağlamıştır, ve dolayısıyla da filmin kilit noktalarından biridir. Fakat anne/fahişe ikiliği, annesiyle babasının öpüşmesini pencereden görmesinden sonra Örümceğin fantezisine yerleşmiş ve dahil olmuştur. Dolayısıyla annesi hakkında cinsel fanteziler kurmasına sebep olan şey, her çocuğun anne ve babasının cinselliğine tanık olduğu an olarak tanımlanan ‘ilk-sahne’ dir (primal-scene). Bu noktada karakterin psikoz durumuyla, çocukluğunun erken dönemlerinde terk etmiş olması gereken erotik güdülenme arasındaki bağlantıya bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Pre-Ödipal dönemdeki (0-3 yaş) çocuk psikoseksüel gelişim evrelerinden birinde (oral veya anal) hayal kırıklığı sonucu bir takılma (fixation) yaşarsa psikoz geliştirir, ki bu da dışsal gerçeklik/üst-benlik ve içsel gerçeklik/benlik arasındaki uyuşmazlık/rahatsızlık anlamına gelmektedir. İşte bu sebepten kişi, hayatı boyunca libidinal tatmin anlamında, bulunduğu gerçekliğe nazaran daha yeterli olan takılma yaşadığı ana gerileme (regression) eğilimini sürdürür. Yetişkin haldeyken soyunup su dolu küvete girmesi, adeta bir cenin halini alması ve etrafa savunmasız ve korku dolu gözlerle bakması erken çocukluk döneminde anneyle kurduğu ilişkiden (symbiosis) kopamadığını ve dolayısıyla da sembolik düzene (symbolic order) dahil olamadığını göstermektedir. İçi oyuk kaygan bir küvet ‘ana rahmi’ için oldukça iyi bir metafordur diyebiliriz.

Örümceğin Ödipal senaryosunun sorunu ve anne figürünün kötü ve iyi şeklinde ikiye ayrılması da tamamen bu akli durumdan kaynaklanmaktadır. İlk-sahneden sonra anne figürü açık bir şekilde ‘cinsel nesne’ olarak algılanır ve çocuk Ödipal evreye geriler, çünkü ortada aşılamamış bir durum vardır. Fakat artık 10 yaşında olan Dennis annesine karşı Ödipal dönem öncesi beslediği parçalı arzu (polymorphous desire) yerine ‘gerçek’ seks kavramını öğrendiği için, örümceğin kafasındaki annesinin cinsel içerikli hatırası artık masumca ‘anneyle evlenmek’ önermesinden çıkmış olup yetişkin cinsel birleşme bilgisi içine sıkışmış anneye karşı hissedilen çocuksu (infantile) arzunun anısına dönüşmüştür. Bu karmaşık durumla baş edebilmek için Örümcek alternatif olarak ‘kötü’ fakat ‘arzulanabilir’ ve dolayısıyla da cinsel anlamda ‘ulaşılabilir’ Yvonne/fahişe figürünü yaratır, çünkü psikoz durumundan dolayı annesinin hem ‘anaç/iyi’ hem de ‘şehvetli/kötü’ olabilme ihtimalini reddetmektedir. Bu sebepten dolayı Örümcek ‘masum’ anne figürünü ortadan kaldırmak ve onu ‘kötü’ fahişeyle ikame etmek istemektedir. Bilinçdışında annesiyle cinsel olarak birleşebilmesinin tek yolu budur. Fakat baba engeli yüzünden Yvonne ile de hiçbir koşul altında erotizm yaşayamayacağını anlayan Örümcek, buna ek olarak ‘annesinin katili’ olan Yvonne’u da ortadan kaldırmayı tercih eder, ki aslında bu sözde ‘kötü’ anne, karakterin gerçek annesinden başkası değildir. Bu cinsel güdülenmeyi filmin birçok yerinde görürüz. Muhtemelen bir akıl hastanesi olan bir bahçeyi hatırlarken baktığı çıplak kadın resimlerinin sarışın Yvonne’a dönüşmesi bunun bir örneğidir. Bunun dışında, kendi geçmişinde gezinti yaptığı sahnelerden birinde Örümcek, babasıyla Yvonne’u bir köprü altında sevişirlerken görür. Arkası dönük olan baba aniden Örümceğin kendisine dönüşür, dolayısıyla babayla özdeşleşmiş ve anneyle sevişmiş olur. Fakat bu noktada ‘erken boşalma’ (premature ejaculation) ayrıntısı da gözden kaçmamalıdır. Bu ayrıntı bize Örümceğin olgunlaşmamış/tamamlanmamış cinselliğine ve dolayısıyla da ‘fallus’ sahibi olmamasına işaret etmektedir. Tüm bunlar enses arzunun ve bunun beraberinde getirdiği korkuların aşılamadığını gösteren uygun örneklerdir diyebiliriz.

Ödipal karmaşadan bahsederken filme farklı bir boyut getiren ve Örümceğin gelişiminde de oldukça etkili olan baba figürünün (filmdeki adıyla Bill Cleg) öneminin de atlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar filmin üçte ikisi boyunca, Örümcek ile özdeşleştirildiğimiz için Bay Cleg’i ‘kötü baba’ figürü olarak algılasak da, daha sonra aslında onu ‘kötü’ gösteren şeyin daha çok Ödipal çatışma olduğunu anlarız. O sadece karısıyla ve kendi cinselliğiyle ilgili problemlerini çözmeye çalışan sıradan bir adamdır aslında. Bu anlamda, samanlık sahnesinde babayla yüksek açıyla özdeşleştirildiğimiz sahne bir dönüm noktasıdır filmde. Korkmuş ve dış dünyayla bağlantısını kesmek için kulaklarını sıkıca kapatan küçük Dennis’ e yaklaşır yavaşça. Babadan sert bir tepki beklenirken, birden şefkatli bir şekilde “Sorun nedir, neden bize bu kadar kızgınsın?” diye sorar. Oğlunun suçlamalarından bıkmış usanmış olan Cleg Örümceğin neden ‘gerçek’ annesini öldürdüğünü düşündüğünü merak eder. Çünkü aslında ortada bir anne vardır ve o da yaşıyordur. İşte bu sahne bize Örümcekle özdeşleşmemizi sorgulamamız adına verilmiş ufak bir ipucudur. Kendimize o ana kadar ekranda gördüklerimizin gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olduğunu sormamızı sağlar. Dolayısıyla izleyici olarak bu noktadan itibaren farklı bir boyuta taşınmış oluruz.
Fahişe figürü hakkında değinmek istediğim başka bir konu da ‘dişli vajina'(toothed vagina) yani hadım eden vajina. Mite göre, Latince adıyla vagina dentate ye sahip olan kadınlar korku saçarlar, çünkü cinsel ilişkiye girdikleri erkeklerin penislerini dişleriyle koparırlar, yani hadım ederler. Bu kavrama paralel olarak Freud’un Rüya Yorumları adlı makalesinde belirttiği, bedenin altıyla (genital bölge) üstünün (ağız/göz/kulak/saç bölgesi) değişimi (upward displacement) düşünülebilir. Diğer bir deyişle erkeklerin en ilkel korkusu olan hadım edilme korkusu fallik olmayan bu kadınlar tarafından körüklenir. Dolayısıyla filmde gerçek anne figürünün gayet ‘normal’ dişleri varken, Yvonne karakterinin dişlerinin adeta ‘cadı’ gibi sivri ve ayrık olması göze çarpmaktadır. Yvonne Örümceğin bilinçdışındaki hadım edilme korkusunun dışa vurumudur adeta. Bu yine Örümceğin pre-ödipal dönemdeki takılmasıyla ilgilidir, çünkü karmaşayı aşamamıştır ve dolayısıyla fallik olmayan anne figürünün sebep olduğu hadım edilme endişesi de kendini tekrar etmektedir.

Tekrar saplantısı bozukluğu (repetition compulsion) filmde bu anlamda büyük rol oynamaktadır. Annenin Yvonne karakterine dönüşmesi gerçek olmayan tek dönüşüm değildir. Dennis kendi iç gerçekliğini dış dünyaya yetişkin halindeyken Bayan Wilkinson’ı Yvonne’a çevirerek de yansıtmaya ve aynı endişeleri yaşamaya devam eder film boyunca. Yani aynı paradoks kendini devam ettirmektedir. Dolayısıyla aslında Örümcek bütün kadın figürlerini ‘kötü’ fahişeye çevirerek onların tehdidini onları öldürerek ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bunun yanı sıra bu tehlikeli kadın figürü aynı zamanda Örümceğin bilinçdışında fantezisini kurduğu ‘cani kadın’ı (monstrous feminine) simgeliyor olduğu savunulabilir. Dolayısıyla ‘öldürücü’ olan aynı zamanda Örümcek için ‘tahrik edici’ nitelik de taşımaktadır. Bu bağlamda bu ayrıntının Örümceğin yok edilmek, cezalandırılmak ve özellikle de hadım edilmek isteyen, öz-yıkıcı/masokistik tarafına işaret ettiği de düşünülebilir.

Sunumumun başında Ödipal senaryoyla ve bunun anne figürünün katline yol açmasıyla ilgili iki farklı yorumumun olduğunu belirtmiştim. İlk senaryoda argümanımı heteroseksüel erkek gelişimini baz alarak geliştirmiştim. Fakat filmde açıkça belirtilmese de bu hikayenin homoseksüel bir erkeğin gelişimine de uyabileceğini göstermek istiyorum. Eğer Örümcek eşcinsel bir kimliğe sahipse (ki bu bastırılmış veya bastırılmamış olabilir), bu teoriye göre Örümceğin annesini öldürmesinin sebebi Ödipal üçgenden anne figürünü kaldırmak istemesi ve dolayısıyla babayla beraber olmak istemesinden kaynaklanmaktadır diyebiliriz. Yani anne figürünü ‘kötü’ ve ‘iyi’ şeklinde ikiye ayırması, ona bilinçdışında iyi anneyi kötü olana öldürtmesi ve dolayısıyla da Yvonne’u da ortadan kaldırması için hak sahibi olmasını sağlamış, yaptığını meşrulaştırmış ve dolayısıyla da vicdanını rahatlatmıştır. Bu savımı desteklemek için okuyucuya bir geriye dönüş sahnesinde Örümcek ve biri genç diğeri yaşlı olmak üzere iki erkekle muhtemelen akıl hastanesinin bahçesinde golf oynadıkları sahneyi hatırlatmak isterim. Burada önce kamera Örümceği gösterir, elini cebine sokar (yani penisinin olduğu yere), ve içine daha önceden birtakım kağıtlar koyduğu bir çorap çıkarır. Yaşlı adam da elini cebine sokar, protez dişlerini çıkarır ve ağzına yerleştirir. Bu yaşlı erkek figürü tipik olarak kastre olmuş yani erki gitmiş adam görünümünü andırır. Büyük bir ihtimalle cinsel anlamda iktidarsızdır. Diğer genç adam ise elini cebine bir şey arıyormuş gibi sokar, karıştırır ve bu iki adama gülerek penisini tutar. Genç adamın yüzündeki rahatsız edici gülümseme bize sadece onun fallus (ki bu heteroseksüel bir kimliğe, güce ve cinsel anlamda iktidar sahibi olmayı simgeler) sahibi olduğunu ve diğerlerinin ancak protez diş veya çorap tutabildiğini göstermektedir. En başta uzun ve penis görünümünde gibi duran çorabın içi boş ve yumuşaktır. Dolayısıyla gücü ve otoriteyi simgelemesi veya sembolik düzende sınırları belirleyici bir faktörü olması mümkün değildir. Psikanalitik kuramda çanta, cüzdan, cep, kavanoz gibi içi boş veya içine obje konulabilen maddeler dişi cinsel organ olan vajinayı simgelemektedir. Dolayısıyla bu anlamda Örümceğin penis yakınında bulunan çorabı, onun içine alan, feminen ve eşcinsel tarafını simgeliyor olması mümkündür diyebiliriz. Babasına karşı olan nefreti onun karşıcinsel olduğunu kanıtlar nitelikte değildir, çünkü anneyle semiyotik ilişkisinden kurtulamayan şizofreni hastası Örümceğin bu ilişkinin etkisinden çıkamadığı oldukça açıktır. Dolayısıyla eşcinsel kimliği bu anlamda geri planda kalıyor veya bastırılmaya çalışılıyor olabilir. Dolayısıyla eşcinsel olsa bile babayı hala anneyle kurduğu patolojik ilişkiden koparmak isteyen bir düşman olarak algılıyor olması da mümkündür.

‘Dişli vajina’ kavramını düşündüğümüzde ise, Freud’un Ödipal üçgen teorisini de burada tersine çevirmek mümkündür. Yani aslında babayı arzulayan Örümcek anneden kastrasyon tehdidi alıyordur diyebiliriz. Çünkü çocuk annenin sahip olduğu erkeği arzuluyor ve dolayısıyla yine sembolik düzene aykırı davranıyordur. Bu önerme de Örümceğin Bayan Wilkinson’ı neden Yvonne’a çevirdiğini de açıklamış olur. Çünkü hala çocukluğunda aşamadığı kastrasyon tehdidi peşini bırakmıyordur. O da çareyi tıpkı küçükken annesini öldürdüğü gibi, Yvonne’u yani Bayan Wilkinson’ı ortadan kaldırmakta aramaktadır diyebiliriz.

Şu ana kadar Örümceğin pre-ödipal takılması ile anne figürünü ikiye ayırmasının ilişkisi hakkındaki iki argümanımı belirttim. Fakat bu hikayeyle ilgili üçüncü ve belki de sıradışı sayılabilecek bir olasılıktan da bahsetmek istiyorum. Filmin sonunda görünüşe göre Örümcek ve dolayısıyla seyirci de ‘gerçeğe’ ulaşmakta ve annenin çocuk tarafından öldürüldüğü bilgisi ortaya çıkmaktadır. Fakat ya bu da gerçek değilse? Ya bu ‘aydınlanma’ da bir hayal ürününden ibaretse? Bu noktada okuyucuyu oldukça hasta ve dolayısıyla da gerçek geçmişiyle kendi çarpıtılmış hatıraları arasındaki farkı ayırt etme yetisine sahip olmayan bir karakterle özdeşleştirildiğini hatırlatmak istiyorum. Tıpkı Cronenberg’in de belirttiği gibi aslında Örümcek küçükken annesinin onu terk etmiş olması mümkündür. Ve bu travmadan dolayı “Ben kötü bir çocuğum, kötü bir şey yaptım ve annem beni bu yüzden terk etti” şeklinde düşünmüş olabilir. Bu hayali suçtan kendini arındırmak ve vicdanını rahatlatmak adına da tüm bu bahsedilen ‘anne katli’ senaryosunu uydurmuş olması mümkündür. Sanırım aşağıda Örümcek ve annesi arasında geçen bu diyalog okuyucuya bu üçüncü olasılığa aklının yatması için yardımcı olacaktır. Bu sahnede Bayan Cleg bir yandan aynaya bakarak kırmızı bir ruj sürerken bir yandan da oğluna dişi bir örümcek hakkındaki hikayeyi anlatmaktadır:

-…Yumurtalarını koymak için ufacık ipek cepler yaptı.
-Sonra ne oldu?
-Bir daha geriye bakmadan sürüklenip gitti.
-Sonra öldü mü?
-İşi bitmişti. Artık hiç ipeği kalmadı. Tamamen kurudu ve içi bomboş kaldı.

Bundan sonra kadının bir süre yakın çekimdeki düşünceli yüzüyle karşı karşıya bırakılırız. Bayan Cleg’in son söylediği laf adeta seyircinin kafasına işler ve bu cümlenin altında neler yatıyor diye düşündürür. Bu diyaloğun birçok anlamı olabilir fakat burada çok kurnazca bir toplumsal cinsiyet eleştirisi yapıldığının aşikar olduğunu düşünüyorum. Hikayenin geçtiği zaman olan 2. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’sini düşündüğümüzde bu sav daha da kuvvetlenmektedir. Bu dönemde bilindiği üzere, savaş sonrası ‘çekirdek aile’ kavramı oturtulmaya çalışılmış, ve kadınlarla erkeklerin rolleri tekrar oluşturulmaya başlamıştır. Bu bağlamda bakıldığında annenin bu örümcek-ağ metaforuyla aslında alttan alta sıkıcı bir ev kadını olmasından, evde çocuk bakma zorunluluğundan, ve alkolik hatta muhtemelen kendisini aldatan bir adama bağlı olmaktan duyduğu sıkıntıları ima ediyor olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla “geriye dönüp bakmadan sürüklenip gitmek” cümlesi aslında Bayan Cleg’in evini ve çocuğunu geride bırakıp bu hayatı terk etme fantezisini simgelediğini, ayrıca çocuğu yerine aynaya bakarak kırmızı bir ruj (Freud’a göre kırmızı rengi cinsel anlam yüklüdür) sürüyor olması da erişemediği fakat arzuladığı cinsel fantezilerini ön plana çıkarttığını söylemek mümkündür. Bu anlamda kendisinin de kontrol edemediği bu sıkıcı hayatta “tamamen kuruduğunu” hissettiğini söyleyebiliriz.
Bu metin içinde belirtilen tüm bu olasılıklar arasında okuyucunun sıkışıp kalması sanırım oldukça yüksek bir ihtimal. Ama zaten filmin amacı da bu değil mi? Yine de hayatı böylesine kaygan bir zeminde, gerçeklikle hayal arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar hasta bir insanın akli durumuyla özdeşleşmenin oldukça korkutucu fakat bir o kadar da heyecan verici olduğunu düşünüyorum, en azından sadece 90 dakika boyunca. Örümcek’in, sinemanın izleyiciye ve bilinçdışımıza yaptığı güçlü etkiyi bir kere daha kanıtlayan bir film olduğu kanısındayım. Bu da ancak Cronenberg gibi bir sinema ustası sayesinde seyirciye aktarılabilecek bir tecrübedir.

orda mısın?

bazı şeyleri anlatmak isterdim sana.
mesela oturup bir rakı masasına güzelliğini tarif etmenin nasıl imkansız olduğunu anlatmak isterdim.
seni nasıl sevdiğimi falan geçelim, buraları geçtik, buraları geçelim.
seni nasıl sevdiğimi zaten biliyorsun ve bununla beraber bilmeni istediğim başka şeyler de var.
mesela; gülüşünün gece vakti bir adamı nasıl ateşler içinde uyandırdığını bilmeni isterdim..
bilmeni isterdim bir şiirin yazılması için gereken etkenlerin neler olduğunu..
güneş nasıl doğar, güneşin doğması için nasıl yalvarır bir çocuk, bilmeni isterdim.
bilmeni isterdim, hiçbir işin yokken sabahın dördünde kalkıp yollara düşmenin nasıl bir şey olduğunu..
bir insan bir insanı böyle yaralarken aynı zamanda da nasıl merhem olur o yaralara, bilmeni isterdim..
bir tren garında aynı günde kaç ayrılık yaşanır, kaç kavuşmaya şahit olunur, bilmeni isterdim.
birinin gözlerinin baktığı yerde olmak istemek, nasıl bir ruh hastalığıdır bilmeni isterdim.
bir ameliyathane nasıl kokar, bir hasta aylardır yattığı yataktan nasıl bir sevinçle kalkar ayağa, bilmeni isterdim.
bu şehrin bütün kaldırım taşlarına adının yazılması nasıl birşey, bilmiyorsun. bunu biliyor olmanı isterdim.
sevilmenin, sevmenin, fedakarlığın, vefanın, güvenin nasıl duygular olduğunu bilmiyorsun, bunları bilmeni isterdim.
sevgini haykırmak isterken, susup kağıtlara dökmek içini, bu nasıl bir mağlubiyettir, en çok da bunu bilmeni isterdim.
şuan çay demledim mesela, yalnız bir adam çayı nasıl bu kadar özenle demler, görmeni isterdim.
bir sokak köpeğine sarılıp uyumanın nasıl birşey olduğunu bilmeni isterdim.
damarlarında dolaşan sıvının kan değil de alkol olduğunu hissetmenin nasıl birşey olduğunu, ki bu tıpta çok mümkün birşey değil, bunu da bilmeni isterdim.
kanlı bıçaklı düşmanı olduğu şehire deplasmana giden taraftarların, o şehrin sokaklarında nasıl bir ruh haliyle yürüdüğünü bilmeni isterdim.
bir adam nasıl korkar karanlıktan, nasıl korktuğunu belli etmemeye çalışır kendine bile, nasıl bir ıslık tutturur gecenin karanlığında duymanı isterdim.
yokluğunun neye benzediğini bilmeni isterdim.
en çok da; bütün bunları bilmesini istediğim kişinin sen olduğunu, bilmeni isterdim.
yani diyorum ki, sana anlatacaklarım var, dinliyor musun beni?

serzeniş…

karanlık gecelerde sessizliği soluyalım beraber.. öyle çok çekelim ki içimize, kimseye yaşanacak bir yalnızlık kalmasın…

senin bu gözlerinde ne çok yıldız var, birazını gökyüzüne verelim. bir ateş yakalım gecenin ayazına, üşümesin artık sokak çocukları..

hiç olmazsa bir kere daha yan yana yürüyelim. ve sen kafka’nın milena için yazdığı bütün satırları üstüne alın, ben o kadarını yazamıyorum.

bigün pişman olduğunu duyacağım ve pişman olduğun oranda mutlu olacağım. üstelik yanımda olmak isteyişin de hiç sikimde olmayacak,dedi şaiir..

ya senin o güzel gözlerinin nemlenmesine sebep olan adamların ben anasını sikeyim. sen üzülme. derdini söyle, ben senin yerine de üzülürüm..

ek olarak; seni ayrı, senin için kalem tutan şayiri ayrı sikeyim. “seni çok seviyom aşkım” tarzında cümleler yeter sana.hatta o bile fazla.

bunları birden fazla kişi üzerine alınabilir. üzerine alınma ihtimali olan herkes için yazıyorum; hepinizin amına koyayım. hadi arv