doğduğum ev gecekondudan halliceydi.tüm pencereleri yıkık, böceklerin sürüyle yaşadığı asla ısınmayan bir ev. pencereden dışarı baktığımda yalnızca bahçedeki ağaçları görebiliyordum. dünyam da o kadardı zaten. bacaklarımı demir parmaklıklar arasından sallandırır, o zamanlar şimdiye oranla daha popüler olan bayat ekmek/domates menüsünü afiyetle yer, bazen dünyanın hakimi olduğumu, bazen de dünya kupası finalinde gol attığımı falan hayal ederdim. o pencereden, gündüzleri güneş ışığı, geceleri de sokak lambasının etrafa yaydığı aydınlık dolardı içeri. o zamanlar da devrik cümleler kurmayı severdim ama yazmak gibi saçma fikirlerim yoktu. ki hala kalemi bi değişik tutar, harfleri de tersinden yazarım. ters adamım, bilirsiniz. 
bazen babannemin elinde poşetlerle kapıdan girmesini beklerdim o pencerede, bazen de kar tanelerini seyredip, yerlerin daha çok kar tutması için tanrıya dua ederdim. tabii o zamanlar tanrıya, allah demek gerekiyordu. bende bu düzeni bozmuyordum. o kadar çok dua ederdim ki çocukken, inanın bana o dönemler cami imamı olmayı muhtemelen bir soruyla falan kaçırmışımdır. üstelik de her gece aynı şeyleri dilerdim. her gece. al capone kadar şanslı da değildim. tanrının çalışma sistemini öğrendiğimde büyümüştüm ve o hayallerimin de artık hiçbir anlamı kalmamıştı. büyümek, bir çocuğun başına gelebilecek en kötü şey. hayır abartmıyorum, gerçekten öyle. ben kendimi bildim bileli büyümekten nefret etmişimdir. yaşıtlarım, yaşlarını bir yaş büyük söylerken, bir an önce büyümek isterken, benim çocukluğum hep bir önceki senemi özleyerek geçmişti. dedim ya biraz ters adamım. genelde çevremdekilerle aynı fikirde olmamaya gayret gösteririm. herkes benimle aynı fikirdeyse, artık orada kalmak için bir sebep kalmamıştır. kalmak için bir sebep yoksa sonunu düşünmeden gitmeli insan. bazen de gitmemek için bir sebep yoktur, o yüzden gidersin ama bu konulara pek takılmamak lazım.
neyse konumuza dönelim. çocukluk filan derken büyüdük, eski masum bakışların yerini biraz daha sinsi, biraz daha nabza göre şerbet veren kaşarlanmış bakışlar aldı. çıkarımız olmadan bakkala bile gitmemeye başladık. ben bunu pek yapmazdım gerçi, komşu ebeveynler beni sever. dedim ya nabza göre şerbet verdiğimiz yıllardayız. salt iyilik, salt kötülük yok artık. birini iyi ya da kötü diye sınıflandırmak 80’lere göre daha zor, 70’lere göre imkansız. 70’lerde sen yoktun ki oğlum diyenleriniz olacak, işte bu tip insanlar hayatı boyunca bütün güzelliklere uzaktan bakıp, artı yönlerini inceleyip keyif almak yerine, bir eksik bulsam da eleştirsem kafasında olan, bütün herkes ağaca dalarken, yerden düşenleri toplayan, bisikletiyle kimseye tur vermeyen, o şişko ve sivilceli çocuklar. bunları mahalle maçlarında adam eksik diye kaleye geçirirdik, bilerek gol yerlerdi. hala aynılar. mümkünse onları dışarıya alalım.

evet fazlalıklardan da kurtulduğumuza göre, asıl konumuza tekrar dönelim.
sonra yıllar geçti, çocukken uçuk hayaller kurduğum o pencereyi bir öğlen vakti yıktılar. demirlerini söküp bir hurdacıya sattım. bunu yaparken de hiç utanmadım nedense. o parayla gidip cd dvd falan almışımdır muhtemelen. şimdi tam hatırlamıyorum. vefasızlığın vefasızlık sayılmadığı, dondurma almak uğruna her türlü çakallığın meşru olduğu yıllar. yüzümüzdeki sivilcelerden mimiklerimiz anlaşılmıyor. haliyle sürekli gülüyoruz, ağlanacak halimize.. 
bir kaç ay mahalledeki başka bir binanın giriş katında oturduk.  biriyle ilk kez o evde öpüşmüştüm. benim için uğurlu bir evdi. alkole başlayıp günümüzü gün ediyorduk. sanırım lise yılları. o evde saçma sapan zamanlar geçiriyordum. o kadar kalabalıktı ki etrafım, abartmıyorum, her hafta bir doğum günü kutluyorduk. şimdi düşününce bana da aramızda dümen yapanlar varmış gibi geliyor. ama tabi o zaman herşey tıkırında, üfle güneş sönsün, dünya götüme dönsün modundayız. hatta bir ara msn nick’i bile yapmıştım bunu.
gelelim şimdiye. şimdi o ayve, ciklembik ağaçlarının, o mavi demir parmaklıkların olduğu yerde beş katlı afili bir bina var. eskiden iki oda bir salon konseptinde yaşarken şimdi iki katlı, toplamda altı odanın olduğu, ama bir odadan diğer odaya kimsenin seslenmediği bir tuğla yığınında yaşıyoruz. bu evin tek iyi yanı, ilkokulda su içmek için o bize uğradığımızda ”eviniz de hiç güzel değilmiş lan” diyen orospu çocuğu gökhanla karşılaşıp, gel lan kalacak yerin yoksa bizim odalardan birini ayarlayayım, bize fazla zaten, diyebilme ihtimali. insanlara gösteriş yapmaktan ve gösteriş yapan insanlardan nefret ederim. şu hayatta en çok nefret ettiğim ilk üç şeyden biri. beni yakınen tanıyanlar bilir bunu. -ama şimdi yani gökhancığım, orospu çocuğunun önde gideni olmasan, zaten o cümleyi kurmazdın. o yüzden hiç darılma gücenme yok. belki birgün bunları okursan, hani bir öğlen vakti, yanlışlıkla(!), sol dizimin çenene çarpması sonucu üst dişlerinin kırıldığı o günü hatırla.  seni seviyorum.

az önce pencereden dışarıyı seyrettim. eskiden yalnızca ayve ağaçlarını, sokak kaldırımlarını, bahçe duvarlarını görüyorken, şimdi şehrin yarısını görebiliyorum. -gerçi bunun için ayaklarının altına bir tabure almak ve biraz da parmak ucuna kalkmak gerekiyor ama olsun. bunlar hep çarpık kentleşme. Jack london olsa belki karşıdaki binayı yıkardı, manzarayı bozan tek yapı o çünkü. bense sadece, yazları o binanın çatısına erik çekirdeği falan fırlatabiliyorum. keşke dublinli doğsaydım.. bazen bunu düşünüyorum- 

düşündüm bir süre, eskiden o daracık manzaradan, gördüğüm o ufak tefek silüetlerin bana ifade ettiği anlamlardan ne çok mutlu olurdum. yansımalar azdı, tablo ufaktı belki ama mutluluklarımız kocamandı. eskiden olsa pencerede domates ekmek yerken mutlu olurdum, şimdi balkonda pizza yerken, yaşamın sırtıma bindirdiği yükleri hissediyorum..

kapatalım, bu konudan sıkıldım. bunlar, az evvel hunharca şınav mekik çeken biri için fazla iddialı cümleler. böyle havalarda insanın içini dökebileceği biri olmalı hayatında. Serdarın arkadaşı olacak orospuyla nispet yaparcasına konuşmaları canımı sıkıyor. kaç gün oldu ayrılırlar diye bekledim, yok. bana mısın demiyorlar. ben bi de bu ikilinin yanında üçüncü kişi olarak tatile gideceğim. Oğlum diye demiyorum ama gurur duyuyorum, duygusuz piç rolü oynasada adam mecnun oldu, dağları deldi..
benden bi bok olmaz. mahirin bile nazlısı var, ben hala damsız girilmeyen mekanlara kapıdan bakıyorum. 
galiba bunlar hep küresel sermaye. cinsiyetçi söylem olarak algılamayın ama, sermayenin de gökhanın da avradını sikeyim.

kanıyoruz

yaralıyız hepimiz. bir şekilde, bir yerden kanıyoruz. istisnası yok, kaçışı, kurtuluşu yok. bu her ne kadar can sıkıcı bir durum olsa da aynı zamanda bir yaşam belirtisi aslında. hala acıyorsa canımız, hayattayız demektir. bir şekilde hayattayız ama bunun bir önemi yok. işler yolunda gitmediği zamanlarda neye sığınıyoruz ya da sığınabiliyor muyuz, asıl önemli olan bu. ne kadar çaba gösteriyoruz mutlu olmak adına? yarınları hayal etmekten başka bir şey yapıyor muyuz bugünü anlamlı kılmak için? ertelediğimiz kaç mutluluğu yaşayabildik şimdiye kadar? harekete geçmek için doğru zamanı beklediğimiz planlarımızın kaçını gerçekleştirebildik? bu gece değilde ne zaman mesela? biliyor muyuz?
bilmiyoruz değil mi. evet.

kafamızı yastığa koyduğumuz bir gecenin sabahında artık atmıyor olacak içi boş kalplerimiz. içinden sağ çıkamayacağız bu keşmekeşin. sonu belli olmayan, bitiş çizgisi henüz tayin edilmemiş bir yarışın içerisindeyiz. hızla sona doğru yaklaşıyoruz. önümüzde uzayıp giden yollardan başka bir şey göremiyoruz. yanımızdan denizler, ormanlar, nehirler akıp gidiyor. durup, soluklanıp etrafı seyretmiyoruz.

toplum dediğimiz bu saçma insan birikintileri bize ne derece izin veriyorsa o derece yaşıyoruz dünya güzelliklerini ve o derece seviyoruz ve o derece seviliyoruz.
birini sevmek için gereken şartlar oluştuğunda muhtemelen karşımızdaki kişi bizimle aynı fikirde olmuyor. kuşları sevemiyoruz mesela. denizleri, martıları, sokak köpeklerini. gölgesinde uyumak gelmiyor aklımıza ağaçların, varsa yoksa kesip biçiyoruz, bazen ısınmak için, bazen de ticari çıkarlarımız falan. nefes almamızı onlara borçluyken üstelik. yanyana yürümeyi beceremiyoruz. kaçmak ve kovalamak konusunda ısrarcıyız. fedakarlık hiç bize göre değil. ama mütemadiyen fedakarlık bekliyoruz. samimi değiliz ama samimiyetten dem vuruyoruz dost sohbetlerinde. güzel olan ne varsa biz yarattık, kötüler ise hep başkalarının eseri. o başkaları da  bizim gibi düşünüyor. ortası yok bu işin. hiçbir güzel düşüncede kesişemiyoruz. onlar bir adım atsa, iyi bir şeyler yapsa biz de yapacağız, iddiasını söküp atmıyoruz, kesinlikle o bir şeyleri yapmaya yeltenmiyoruz.
ne bok yediğimiz belli değil. ne istediğimizi ne aradığımızı neye hizmet ettiğimizi sorgulamadan eskiyor bedenimiz. sorgulamadan, sevmeden, sevilmeden yaşamak eskimek değil de nedir?
yaşlanmak yalnızca doğum günü pastalarındaki mum sayısını arttıran bir şey. ki o da eğer size değer verip pastanıza mum dikecek birileri varsa mümkün.
bu satırları okurken mesela, hepimiz hak vereceğiz bir şekilde. ben yazarken evet lan, niye böyle oluyor, dedim az önce. muhtemelen siz de diyeceksiniz. ve yine yüksek ihtimalle siktir et dünyayı biz mi kurtaracağız deyip, o boktan sosyal hesap profillerimize geri döneceğiz.
bir de o var di mi, sosyal medya.. hepimizin olmak isteyip de olamadığı kişiyi oynadığı platform.
ne kadar bencilsek, o kadar cömert- miş gibiyiz. ne kadar korkaksak o kadar cesur. peki nereye kadar gidecek bu böyle. kitap okumadan, film seyretmeden, bir sahil kenarında kendimizi dinlemeden nasıl olacak bu işler.
başlarda saçma sapan yazılar yazmadan nasıl geliştireceğiz yazma- yeteneğimizi. ellerimize boya bulaşmadan nasıl ressam olacağız. mümkün mü bu? ya da bir çocuğun emeklemeden koşmaya başladığını düşünün mesela, bu nerede görülmüş?  peki bütün bunların bilincindeyken, neden emek vermeden, çaba göstermeden mutluluk denen o belli bir kalıbı, kuralı olmayan, yalnızca kişinin kendi iç dünyasında var olan, dünyevi kavramlarla hiç bir alakası olmayan bu flu hissin peşinden koşuyoruz. yeterli donanımımız var mı bunun için diye sorgulamıyoruz. spor salonlarında belimizi incelttik, solaryumlarda bronzlaştık, kuaförlerde ilginç saç kesimleri, boyalar filan.. eee sonra? gerekli şartlar oluştu ve etkiledik karşımızdakileri bu yapaylığımızla, sahteliğimizle. peki bir çay bahçesinde karşılıklı çay içerken mesela, ya da güncel bir konu hakkında yorum yaparken, nasıl kamufle edeceğiz sadeliğimizi, bayatlığımızı, vasatlığımızı..
maskelerimiz düştüğünde ortaya çıkacak o kötü görüntülerin yaşattığı hayal kırıklıklarıyla bulunduğumuz yönün aksi yönüne koşanları nasıl durduracağız. nasıl geri döndüreceğiz ve buna gerçekten gerek var mı?
maskelerinizi indirin arkadaşlar. maskelerinizi indirin. kuşandığınız sahte karakterleri bir kenara bırakın. mümkün olduğunca kendinize benzeyin. bomboş bir yolda kimsenin sizi görmediğinden eminken nasıl yürüyorsanız öyle yürüyün, nasıl gülüyorsanız, nasıl bakıyorsanız etrafınıza, öyle..
hiç kimse için değil, kendiniz için yapın bunu. ne kadar mümkün oluyorsa o kadar yapın.
dünya sahtelikten ve yapaylıktan dönmeyi bırakacak bir gün. dönen yerlerine zeytinyağı sürsek de nafile. çünkü öyle kir ve pas tutmuş ki seven yerlerimiz, hayatımızda akıcı olan tek şey kin ve nefret. taze tuttuğumuz, sürekli koruduğumuz tek yanımız kötülük.
güzelliklerden bihaber yaşıyoruz. simitleri bayatken yiyoruz, otobüslere tıklım tıklımken biniyoruz. mesela ben, insanların bu gelen ilk metrobüse karşı olan hassasiyetlerini anlamıyorum. bir sonra gelene binsen oturarak gideceksin, ilk gelene binip tavanda gidiyorsun, inerken seni elden ele uzatıyorlar. ne gerek var lan buna. biri mantıklı bir açıklama yapsın. yetkili birimlere sesleniyorum.
yazacak çok konu var, hepsini bitiremeyeceğimden bu yazıyı burada kesiyorum.
bu dediklerimi bi düşünün.

tabi yarın için hayati planlarınız ve randevularınız yoksa.

gece iyi. gece yazmaktan başka çaresi olmayanların vatanı. gece gerçeklerle yaşayanların cehennemi.
gece, gece işte..

 

sayın z’ye..

ruhumun düğmelerini ilikleyemiyorum.

yalnızca içimde varolup, dışarı taşmak için fırsat kollayan, bir fırsatı bulunup kelimelerle tanımlandığı zaman ise alakasız cümlelerin yan yana dizilmesinden başka bir anlam ifade etmeyen bir şeyler var. eksiklik desen değil, fazlalık desen hiç değil. başka türlü. başka türlü bir şey. sanki herkes çiçek açarken ben tomurcuk kalmışım. sanki bir toplantıya herkesin zamanından erken gideceği tutmuş da, ben daha varamadan başlayıp bitirmişler.. bunların konumuzla alakası yok elbette, dedim ya, bu hisleri tanımlama çabasına girdiğimde saçmalamaktan öteye gidemiyorum. tam olarak hissedip hissetmediğimden bile emin değilim aslına bakarsanız. bazen bir tüy kadar hafifken, bazen de sanki bütün dünyayı sırtlayıp şınav çekiyormuşum hissi yaratıyor.

insanoğlu anlaşılmaya muhtaç. sevmekten, sevilmekten çok anlaşılmaya ihtiyacı var. ömrümüzü bunun farkında olmadan geçiriyor olsak da, arayışlarımızın çoğu bu sebepten. yeni tanışmaların, hevesli memnun oluşların, kaçamak bakışların, çapkın gülüşlerin, korkma ben varım’ların asıl sebebi bu. çünkü anlaşılmaya ihtiyaç duyuyoruz. çünkü kabul görmeye ihtiyacımız var. biri ya da birileri tarafından. bunun için de hitap edeceğimiz kitleyle asgari bir yakınlık kurmamız gerekiyor. bıktık yanlış anlaşılmalardan. doğru duyguları yanlış cümlelerle ifade etmekten yorulduk. eğreti gülüşlerden, yapay samimiyetlerden, platonik aşklardan. bu durumun itirazı için  mutlaka bir yerlere başvurmalıyız. ifade özgürlüğünün olduğu bir ülkede yaşıyoruz neticede.

bu satırları, aşka inancını yitirmiş biri olarak yazıyorum. bana göre, iki insanın birbirini aynı oranda sevmesi pek mümkün bir şey değil. bu işler terazi misali, hep bir kefe daha ağır basıyor, daha çok seviyor ve de yalnızca o taraf yaşıyor aşkı. diğer taraf tahammül ediyor sadece. belki memnuniyetle belki zorunluluktan. bilemiyoruz. etrafımız iyi yalan söyleyebilen insanlarla dolu. çoğu zaman, doğrusunu bildiğimiz yalanlara inanıyoruz göz göre göre. böylesi mutlu ediyor çünkü. biz yirmibirinci yüzyıl insanları olarak, gerçekler başımızın belası. özellikle de günümüzde, ilişkilerin artık tamamiyle strateji savaşına döndüğü bir dönemde, bu düşüncelerimi buralara yazmakta bir sakınca göremiyorum. şimdiye kadar yazmakta sakınca gördüğüm herhangi bir şey olmadı gerçi, canım ne istiyorsa oturdum onu yazdım. bazılarını sizinle paylaşmadım sadece, uyguladığım sansür bu oldu.

mesela, aranızda mutlaka bilenleriniz vardır. geçen nisandan beri, henüz var olmayan, daha önce tanışmadığım ama bir gün mutlaka karşılaşacağıma inandığım birine, günlük tarzında notlar düşüyorum. bu not kumbarasının giriş tabelasında, ”sayın z’ye mektuplar” yazıyor. -neden sayın z diye soracak olursanız, z işte, alfabenin son harfi. bu doğrultuda bir yol izleyerek başlığa dilediğiniz derinlikte anlam yükleyebilirsiniz. içinizde, kesin biri var ya, onun adının baş harfi de z, falan diye düşünenleriniz olacak. yok lan vallahi, keşke biri olsa da böyle saçma göndermelerle falan etkilemeye çalışsam. ama nerde.-

içinde bulunduğum güne dair ne hissediyorsam ne yaşadıysam ya da ne yaşayamadıysam onları aktarıyorum, bir gün okuyacağını düşünerek. ümit ederek demek istemiyorum, çünkü ümit etmek bana pek yaramıyor. zaman zaman kendimi ikna ederek bir şekilde emin olmaya çalışıyorum. bazen aylarca yazmadığım oluyor, bazen bir günde onlarca sayfa yazıyorum. an geliyor, gülüşünü anlatıyorum sayfalar dolusu. insanın şahit olmadığı bir gülüşü tarif etmesi biraz zor oluyor tabi. olsun, biz tanrıyı da görmeden sevmedik mi? hem zaten, sanki nasıl güldüğünü değil de, nasıl gülmesi gerektiğini yazıyormuşum gibime geliyor. yine çakallık peşindeyim.

bazen abartıyorum. trip attığım bile oluyor hatta. gülmeyin, ciddi söylüyorum. bir gün gelirse ve ben onun sayın z’ olduğuna emin olursam, o güne kadar yazdıklarımı bir kitap haline getirip ona hediye edeceğim.- adında z harfi olmasına gerek yok. böyle bir kota koyarak şansımı azaltmak istemiyorum. benim geniş kitlelere hitap etmem lazım arkadaşlar, bu yazıyı elden ele ulaştıralım lütfen.- bunu beceremeden ölürsem de, birileri bu saçmalıkları illa ki bir yayınevine gönderir bir gün.

bakınız; bir kafka değildik belki ama biz de çok okunmayacak mektuplar yazdık be.

üstelik mavi tık olmayacağını bile bile mesaj göndermek gibi bir şeydi bu..

”bazen bir şeyi ararken daha önce arayıp da bulamadığım başka bir şeyi buluyorum. o zaman daha iyi anlıyorum ki; doğru şeyi bulmaktan çok, doğru zamanda karşılaşmak önemli..

konuyu illa ki aşka bağlamak gerekirse, bu aşkta da böyle…”

 

tanrı şöyle buyurdu

tanrı şöyle buyurdu bir konuşmasında; hepiniz merhemisiniz birbirinizin, ilacısınız.. bir başınıza iyileşmenizin mümkün olmayacağı şekilde yarattım sizleri. 

sözünü yarıda kesip, ama sayın tanrım diye çıkışıyorum. tanrının sözü kesilir mi hiç, patavatsızlık benimkisi. ama sayın tanrım bir tutam sevgi vardı benim avuçlarımda. bilmem kaç sene koyacak yüksekçe bir yer aradım. ee haliyle bulamadım tabii. bulduğumu sandığım zamanlar oldu evet, gelip  itinayla sevgimin üzerine bastılar..

elimde rengarenk balonlar, sıkı sıkı tutmuşum iplerinden. gökyüzüne salmak için müsait bir yer arıyorum. birileri elinde iğneyle bekliyor mütemadiyen. ve asla yorulmuyorlar. bu kişileri de sen yarattın sayın tanrım. neden?
üzerinde toz birikmesin diye üfleyip durduğum umutlarıma ayakkabılarıyla girdiler..
neden sayın tanrım, bu kötülükleri, bu kara geceleri, bu iflah olmaz susuşları, bu kavuşamamaları da sen yaratmadın mı? biz sana ne kötülük yaptık.
çocuklara kıyıyorlar sayın tanrım, çocuklara kıyıyorlar. ve hatta kuşlara ve hatta köpeklere ve hatta rengarenk balonlara. 
kırlarda koşmak yerine, çiçekleri koparmaya geliyorlar, neden?
bu kötülük yağmurundan kaçıp, yaşamak için sığındığımız sundurmalar başımıza yıkılıyor. tamam bu evleri sen yaratmadın. ama bu gökyüzü sana ait değil mi?
hepimizin iki tane böbreği var mesela, iki tane kulağı.. yani  ne gerek vardı ki şimdi iki tane böbreğe. şöyle irice bir kalp yaratsaydın ya. herkese yetecek kadar da sevgi koysaydın içine.
gökyüzünü dumana boğduk, masmavi denizleri kirlettik, kırmızı ışıkta beklemeyi bir türlü öğrenemedik. bize herşey müstehak. biliyorum. ama bir şeyler yapamaz mıyız?
kulunuz sonuçta. evladın sayılırız bir nevi. 
bizi yaşamak için gönderdiğin bu gezegende, biz yalnızca ölmemeye çalışıyoruz. başka türlüsü gelmiyor elimizden.
bir şeyler yapamaz mıyız?

yine aklımdan..

yine aklımdan gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler geçiyor. karanlık bir yolda ağır ağır ağır ilerliyorum. attığım her yeni adımda bir öncekini özleyerek.. özlenecek pek bir şey yok, biliyorum. insan her zaman özlenecek şeyleri özlemiyor. malum, garip yaratıklarız. son bir kaç haftadır aşık olmanın eşiğinden dönüyorum. olabilsem ne iyi. ama olamamak da çok dert değil. olmamalı. olmasın diye uğraşıyorum. yoksa, burada uzun uzun gözlerinden bahsedeceğim bir kadın var..

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda, demiş palyaço adlı şiirinde, adını henüz bilmediğimiz bir abimiz. oğlu hayri uyar’ın dediğine göre bu şiir turgut uyar’a ait değil. ama zaten konumuz da bu değil. bir ilan panosunda yüzünüze rastladınız mı hiç? ne büyük lüks. ben bazen aynaya bakarken bile yüzüme rastlayamıyorum. bu yorgun eller, bu çirkin surat, bu eskimiş duygular bana mı ait? bana mı ait kurduğum cümleler? bu gece, emin olmadığımız şeyleri konuşmayalım. mümkün olduğu kadar dürüst olmalıyız birbirimize karşı. yoksa nasıl seveceğiz. yirmibirinci yüzyıldayız güzelim, biraz samimiyetsiz yaşıyoruz. papatya kokulu mektupları hayal ediyorsan eğer buradan çok uzaklaşmanı tavsiye ederim.

içimden yolcusuz bir tren geçiyor. her korna sesi yeni bir buhran. her durakta bir ümitsiz bekleyiş. son durağa yaklaşırken frenleri patlamış, makinisti tarafından bir şekilde terk edilmiş, eski püskü bir yolcu treni. paramparça olsa haber değeri taşımaz. balatın o dar sokaklarında sırasıyla yanıp kül olan evler gibi. ikiyüzelli yıllık bir evin yanıp kül olması neden haber değeri taşımaz ki? nihayetinde eşyaya değer veren bir toplumuz. toplumuz evet. çok değil, bir duvar mesafesi uzaklıktakilerin bile adını bilmeden yan yana uyuyoruz her gece. eskimiş insanlar buna, komşuluk ölmüş, diyorlar. yolun başındakiler ise pek umursamıyor. maneviyat onlara göre değil.
atasporumuz beklemek. özlemek. karşılıksız sevmek. son dediğim biraz iddialı olacak ama, karşılıksız sevmek konusunda muasır medeniyetler seviyesinin yirmi beş kat falan üzerinde seyrediyoruz. olimpiyatları düzenlense altın madalyalara ambargo koyarız. sayın gençlik ve spor bakanımız bu fikri değerlendirmeli..

serzeniş

bir yerden başlamak gerekiyor diye düşünüyordum. neredeyse çeyrek asırdır bu gezegende yaşıyordum ve öldükten sonra insanların beni hatırlaması adına hiçbirşey yapamamıştım. geriye dönüp baktığımda elimden kayıp giden hayallerden başka birşey göremiyordum. bir kitap projem vardı ama o konuda da yeterli donanıma sahip olduğumu düşünmüyordum. yazmak iyi geliyordu. yazmak bi nevi terapiydi benim için. sadece bu yüzden yazıyordum şimdilik.
yakın bir zamanda çok özel bir bey tarafından reddedilmiştim. sanırım o da yanında yürümeye yetecek donanıma sahip olmadığımı düşünüyordu. onunla sadece bu konuda hemfikirdik. onun dışında bir sürü kadın vardı hayatımda. hepsi benim sevilecek bir adam olduğumu düşünüyorlardı. onlarla aynı fikirde değildim. bir yandan bunları yazıyor bir yandan da nargilemi tüttürüyordum. hayattan bir beklentim yoktu, oğuz dışında. henüz kahvaltı yapmamıştım ve onun kız arkadaşıyla olan münasebetinin bitmesini bekliyordum. onu beklerken küfür etmemem için bana çalıştığı mekanda nargile ısmarlamıştı..
oğuz’un nasıl biri olduğunu ilerleyen zamanlarda anlatırım.
az önce yüksekovalı biriyle tanıştım, biraz oralardan bahsettik. geçen sene bu zamanlar oraya deplasmana gitmiştim.
ufacık bir ümit uğruna binlerce kilometre yol tepip gitmiştim. herşeyi geride bırakıp gitmiştim. okulu, ailemi, arkadaşlarımı.. kimi gülmüştü arkamdan, kimi destek olmuştu, sağ olsunlar. bana hiç benzemeyen insanların yaşadığı bir şehirde üç aylık bir eziyet dönemi geçirdim. sonrası yine hüsran tabi. her zaman olduğu gibi yine kayıp haneme bir çentik ekleyip geri döndüm. sonra da bir daha aynı hayalleri kurmamaya karar verdim. sıfırın da aşağısı olduğunu görmüştüm daha önce, ama bu onun da aşağısını görmek gibi olmuştu. kaybettiğim hiçbirşey bu kadar acıtmamıştı canımı..
herneyse, bunları yine anlatacak kimsem olmadığı için yazdım buraya. belki burada benimle aynı şeyleri yaşayan birileri vardır.
gerçi anlaşılmak gibi bir kaygım da yok. yaşarken değil belki ama, ben öldükten sonra bunları okuyup hüzünlenecek bir çift göz olacaktır. bu her zaman böyle olmuştur..
biz neşet ertaşı bile o öldükten sonra dinlemeye başlamış bir nesiliz.

birazdan oğuz burada olur, nargilenin miyadı da dolmak üzere zaten. daha sonra yine burada olursanız kaldığımız yerden devam ederiz…

David Cronenberg’in Spider filminin/senaryosunun psikanalitik değerlendirmesi

(Macaristan’da psikoloji okuyan eski sevgilimin yoğun israrı üzerine yaptığım ödevi.. ki hiç tarzım değildir başkasının ödevini ypmak.. bakalım sınıfı geçebilecek mi?)

Bu sunumumda David Cronenberg’in 2002 yapımı olan Spider filmini ana karakterin (Dennis Cleg) psikoz kategorisi içinde değerlendirilen şizofrenisiyle, karakterin birebir gözünden geriye dönüşlerle izlediğimiz sorunlu Ödipal senaryosunu temele oturtarak psikanalitik bir açıdan inceleyeceğim. Sizlere Örümceğin akli durumunun hayali dünyasına, halisülasyonlarına ve özellikle de ‘anne imagosuyla’ ilgili olan tekrar saplantısı bozukluğuna (repetition compulsion) nasıl etki ettiğini göstereceğim. Filmin izleyici yorumuna oldukça açık olduğunu ve bu yüzden de sadece bir tane çözümlemenin yapılamayacağını düşünüyorum. Ben bu analizimde Örümceğin anne figürünü ikiye ayırmasının ve sonunda da öldürmesinin altında yatabilecek olan nedenleri iki altmetin üzerine odaklanarak paylaşmak istiyorum.

Şunu belirtmek isterim ki, psikoz bir hastanın iç dünyasına dalan bu film izleyiciyi ana karakterle özdeşleşmeye, iç dinamiklerini anlamaya ve adeta onun akli durumunu içselleştirmeye sadece teşvik etmekle kalmamakta aynı zamanda seyirciyi bu oyunun içine sürükleyip yönlendirmeyi de başarmaktadır. ‘Gerçek’ ile ‘hayali olan’ arasındaki çizgiyi bulandırmakta ve örümceğin sorunlu hafızasının içinde kaybolmasını mümkün kılmaktadır.

Film bir tren istasyonunda açılır; tüm dinamizmi ve canlılığıyla hayatın aktığını, insanların hızlı bir şekilde yürümekte ve birbirleriyle iletişim içinde olduklarını görürüz. Öne kaydırma hareketiyle istasyon boyunca ilerleyen sabit kamera ana karakterimiz olan Örümceği gösterir bizlere en son olarak ve işte o an bu adamın her hareketinden ve tüm detaylarından bu dünyaya ait olmadığını anlarız; dışsal gerçeklikle bağlantısını kuramadığı kendine ait tamamen farklı bir içsel gerçekliği vardır. Karakterin psikozunu ele aldığımızda ‘ağ’ motifinin film boyunca karakterle metonimik, yani birbiriyle bütünleşmiş bir ilişki içerisinde olduğunu görebiliriz. Örümcek kendine özgü bir fantezi ağı yaratmış-kendi örümcek ağını- ve tıpkı tüm diğer psişik varlıklar gibi o da kendine biricik bir yol belirlemiştir. Somut anlamda düşünüldüğünde örümcek ağları doğrusal değildirler, sonsuz sayıda yörüngelerin/yönlerin izlenilebileceği parçaların bir araya gelmesinden ortaya çıkan bir bütünden (assemblage) ibarettirler. Filmde örümceğin hem bir çocuk hem de bir yetişkin olarak zaman içerisinde geriye ve ileriye hareket ederek kendi ağını ördüğüne tanık oluruz. 90 dakika boyunca bu sayede farklı eşmerkezli halisünasyon halkalarını aşarak kendi ağının merkezine ulaşmaya ve dolayısıyla da kendiyle ilgili ‘korkunç gerçeği’ öğrenmeye çalışmasını izleriz. Kendi çarpıtılmış anılarıyla dış gerçeklik arasındaki aşılamaz uçurumu kapatmaya çalışır Örümcek. Sürekli yanında taşıdığı ve içinde hiçbir özel anlam taşımayan yazılar bulunan bir defterden kendi geçmişini okuyarak (aynı zamanda yazarak da geçmişini yeniden oluşturmaya çalışmaktadır) hatırlamaya çalıştığını görürüz. Tamamlamaya çalıştığı, fakat başaramadığı için en sonunda yırtıp attığı martı yapbozunu da hem bir geçmiş hem de yaşadığı anı anlamlandırmak adına verdiği mücadelenin bir metaforu olarak algılamak mümkündür.

Karakterin şizofrenisinin filmde oldukça önem taşıdığını belirtmiştim. Şimdi bu konunun Ödipal senaryo ve bunun cinsel çağrışımlarıyla olan bağlantısına eğilmek istiyorum. Filmde ana kadın karakter (Miranda Richardson) olan anne figürünün ikiye ayrılarak bir tarafta masum, iffetli ev kadını olan Bayan Cleg ve diğer taraftan da şehvetli ve kötü fahişe Yvonne Wilkinson olması bu konunun temel taşlarından birini oluşturmaktadır. Freud Ödipal karmaşa teorisinde her küçük erkek çocuğunun (infant) anneye erotik arzular ve babaya da düşmanlık hisleri beslediğini belirtmiştir. Diğer bir deyişle, anne çocuğun fantezi dünyasında ‘arzu nesnesi’ (love object) olurken, baba da çocuğu hadım etmek isteyen en büyük rakibi ve düşmanı olmaktadır. Babayla gelişen bu sürtüşmenin sebebi çocuğun aslında kendine ait olmayan bir kadını arzulamasından (incest taboo) ve bu sebepten de ‘suçlu’ olduğunu bilmesinden kaynaklanmaktadır. Freud’a göre çocuk 6 yaşına gelinceye kadar bu karmaşa çözülmeli, babanın iktidarı ve gücü (Lacan’ın daha sonra dilbilimci bir açıdan yaklaştığı Babanın Adı kavramı burada paralel düşünülmelidir) kabul edilmeli, boyun eğilmeli ve dolayısıyla enses arzu bir daha geri dönmemecesine terk edilmelidir. Sembolik düzen bu kurallar üzerine kuruludur. Babanın fallusu (phallus) bu organizasyonu belirlemekte ve sınırları çizmektedir. Bu sayede Ödipal Karmaşa sadece bastırılmaz, hadım edilme endişesiyle (castration anxiety) aynı zamanda parçalara ayrılır; cinsel anlamını kaybeder (desexualization), ve nesneleri benliğin (ego) içine dahil olur. Bu sayede Üst Benlik (super-ego) oluşur, ve ahlak-vicdan gibi kavramlar şekillenir. Dolayısıyla, toplum kazanmış ve birey kaybetmiş olur. İşte Freud’a göre ideal anlamdaki karşıcinsel (heterosexual) erkek cinselliği gelişimi bu şekilde olmalıdır.

Öte yandan filme geri döndüğümüzde yetişkin Dennis’in (örümcek) gözünden 10 yaşlarında olan Dennis’in Post-Ödipal senaryosuna tanık oluruz. Bu durumda, çocuğun çoktan Ödipal karmaşayı aşmış, anneye duyduğu cinsel hislerini terk etmiş olması gerekmektedir. Bu sebeple Dennis, aslında toplumsal yüceltmelerin içselleştirildiği, cinselliğin geri plana atıldığı ve ergenlik (adolescence) dönemine kadar da libidonun cinsel ilgisini kazanmayacağı dönem olan latens (latency) döneme geçmiş olması gerekmektedir. Oysa ki buradaki vakanın böyle gelişmemiş olduğunu görebiliriz. Dennis’in, babasını eve getirmek için girdiği barda bir fahişenin göğsünü göstermesinden dolayı cinsel anlamda uyarıldığı sahne Örümceğin cinsel ilişkiler ve cinsellik hakkında düşünmesini sağlamıştır, ve dolayısıyla da filmin kilit noktalarından biridir. Fakat anne/fahişe ikiliği, annesiyle babasının öpüşmesini pencereden görmesinden sonra Örümceğin fantezisine yerleşmiş ve dahil olmuştur. Dolayısıyla annesi hakkında cinsel fanteziler kurmasına sebep olan şey, her çocuğun anne ve babasının cinselliğine tanık olduğu an olarak tanımlanan ‘ilk-sahne’ dir (primal-scene). Bu noktada karakterin psikoz durumuyla, çocukluğunun erken dönemlerinde terk etmiş olması gereken erotik güdülenme arasındaki bağlantıya bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Pre-Ödipal dönemdeki (0-3 yaş) çocuk psikoseksüel gelişim evrelerinden birinde (oral veya anal) hayal kırıklığı sonucu bir takılma (fixation) yaşarsa psikoz geliştirir, ki bu da dışsal gerçeklik/üst-benlik ve içsel gerçeklik/benlik arasındaki uyuşmazlık/rahatsızlık anlamına gelmektedir. İşte bu sebepten kişi, hayatı boyunca libidinal tatmin anlamında, bulunduğu gerçekliğe nazaran daha yeterli olan takılma yaşadığı ana gerileme (regression) eğilimini sürdürür. Yetişkin haldeyken soyunup su dolu küvete girmesi, adeta bir cenin halini alması ve etrafa savunmasız ve korku dolu gözlerle bakması erken çocukluk döneminde anneyle kurduğu ilişkiden (symbiosis) kopamadığını ve dolayısıyla da sembolik düzene (symbolic order) dahil olamadığını göstermektedir. İçi oyuk kaygan bir küvet ‘ana rahmi’ için oldukça iyi bir metafordur diyebiliriz.

Örümceğin Ödipal senaryosunun sorunu ve anne figürünün kötü ve iyi şeklinde ikiye ayrılması da tamamen bu akli durumdan kaynaklanmaktadır. İlk-sahneden sonra anne figürü açık bir şekilde ‘cinsel nesne’ olarak algılanır ve çocuk Ödipal evreye geriler, çünkü ortada aşılamamış bir durum vardır. Fakat artık 10 yaşında olan Dennis annesine karşı Ödipal dönem öncesi beslediği parçalı arzu (polymorphous desire) yerine ‘gerçek’ seks kavramını öğrendiği için, örümceğin kafasındaki annesinin cinsel içerikli hatırası artık masumca ‘anneyle evlenmek’ önermesinden çıkmış olup yetişkin cinsel birleşme bilgisi içine sıkışmış anneye karşı hissedilen çocuksu (infantile) arzunun anısına dönüşmüştür. Bu karmaşık durumla baş edebilmek için Örümcek alternatif olarak ‘kötü’ fakat ‘arzulanabilir’ ve dolayısıyla da cinsel anlamda ‘ulaşılabilir’ Yvonne/fahişe figürünü yaratır, çünkü psikoz durumundan dolayı annesinin hem ‘anaç/iyi’ hem de ‘şehvetli/kötü’ olabilme ihtimalini reddetmektedir. Bu sebepten dolayı Örümcek ‘masum’ anne figürünü ortadan kaldırmak ve onu ‘kötü’ fahişeyle ikame etmek istemektedir. Bilinçdışında annesiyle cinsel olarak birleşebilmesinin tek yolu budur. Fakat baba engeli yüzünden Yvonne ile de hiçbir koşul altında erotizm yaşayamayacağını anlayan Örümcek, buna ek olarak ‘annesinin katili’ olan Yvonne’u da ortadan kaldırmayı tercih eder, ki aslında bu sözde ‘kötü’ anne, karakterin gerçek annesinden başkası değildir. Bu cinsel güdülenmeyi filmin birçok yerinde görürüz. Muhtemelen bir akıl hastanesi olan bir bahçeyi hatırlarken baktığı çıplak kadın resimlerinin sarışın Yvonne’a dönüşmesi bunun bir örneğidir. Bunun dışında, kendi geçmişinde gezinti yaptığı sahnelerden birinde Örümcek, babasıyla Yvonne’u bir köprü altında sevişirlerken görür. Arkası dönük olan baba aniden Örümceğin kendisine dönüşür, dolayısıyla babayla özdeşleşmiş ve anneyle sevişmiş olur. Fakat bu noktada ‘erken boşalma’ (premature ejaculation) ayrıntısı da gözden kaçmamalıdır. Bu ayrıntı bize Örümceğin olgunlaşmamış/tamamlanmamış cinselliğine ve dolayısıyla da ‘fallus’ sahibi olmamasına işaret etmektedir. Tüm bunlar enses arzunun ve bunun beraberinde getirdiği korkuların aşılamadığını gösteren uygun örneklerdir diyebiliriz.

Ödipal karmaşadan bahsederken filme farklı bir boyut getiren ve Örümceğin gelişiminde de oldukça etkili olan baba figürünün (filmdeki adıyla Bill Cleg) öneminin de atlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar filmin üçte ikisi boyunca, Örümcek ile özdeşleştirildiğimiz için Bay Cleg’i ‘kötü baba’ figürü olarak algılasak da, daha sonra aslında onu ‘kötü’ gösteren şeyin daha çok Ödipal çatışma olduğunu anlarız. O sadece karısıyla ve kendi cinselliğiyle ilgili problemlerini çözmeye çalışan sıradan bir adamdır aslında. Bu anlamda, samanlık sahnesinde babayla yüksek açıyla özdeşleştirildiğimiz sahne bir dönüm noktasıdır filmde. Korkmuş ve dış dünyayla bağlantısını kesmek için kulaklarını sıkıca kapatan küçük Dennis’ e yaklaşır yavaşça. Babadan sert bir tepki beklenirken, birden şefkatli bir şekilde “Sorun nedir, neden bize bu kadar kızgınsın?” diye sorar. Oğlunun suçlamalarından bıkmış usanmış olan Cleg Örümceğin neden ‘gerçek’ annesini öldürdüğünü düşündüğünü merak eder. Çünkü aslında ortada bir anne vardır ve o da yaşıyordur. İşte bu sahne bize Örümcekle özdeşleşmemizi sorgulamamız adına verilmiş ufak bir ipucudur. Kendimize o ana kadar ekranda gördüklerimizin gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olduğunu sormamızı sağlar. Dolayısıyla izleyici olarak bu noktadan itibaren farklı bir boyuta taşınmış oluruz.
Fahişe figürü hakkında değinmek istediğim başka bir konu da ‘dişli vajina'(toothed vagina) yani hadım eden vajina. Mite göre, Latince adıyla vagina dentate ye sahip olan kadınlar korku saçarlar, çünkü cinsel ilişkiye girdikleri erkeklerin penislerini dişleriyle koparırlar, yani hadım ederler. Bu kavrama paralel olarak Freud’un Rüya Yorumları adlı makalesinde belirttiği, bedenin altıyla (genital bölge) üstünün (ağız/göz/kulak/saç bölgesi) değişimi (upward displacement) düşünülebilir. Diğer bir deyişle erkeklerin en ilkel korkusu olan hadım edilme korkusu fallik olmayan bu kadınlar tarafından körüklenir. Dolayısıyla filmde gerçek anne figürünün gayet ‘normal’ dişleri varken, Yvonne karakterinin dişlerinin adeta ‘cadı’ gibi sivri ve ayrık olması göze çarpmaktadır. Yvonne Örümceğin bilinçdışındaki hadım edilme korkusunun dışa vurumudur adeta. Bu yine Örümceğin pre-ödipal dönemdeki takılmasıyla ilgilidir, çünkü karmaşayı aşamamıştır ve dolayısıyla fallik olmayan anne figürünün sebep olduğu hadım edilme endişesi de kendini tekrar etmektedir.

Tekrar saplantısı bozukluğu (repetition compulsion) filmde bu anlamda büyük rol oynamaktadır. Annenin Yvonne karakterine dönüşmesi gerçek olmayan tek dönüşüm değildir. Dennis kendi iç gerçekliğini dış dünyaya yetişkin halindeyken Bayan Wilkinson’ı Yvonne’a çevirerek de yansıtmaya ve aynı endişeleri yaşamaya devam eder film boyunca. Yani aynı paradoks kendini devam ettirmektedir. Dolayısıyla aslında Örümcek bütün kadın figürlerini ‘kötü’ fahişeye çevirerek onların tehdidini onları öldürerek ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bunun yanı sıra bu tehlikeli kadın figürü aynı zamanda Örümceğin bilinçdışında fantezisini kurduğu ‘cani kadın’ı (monstrous feminine) simgeliyor olduğu savunulabilir. Dolayısıyla ‘öldürücü’ olan aynı zamanda Örümcek için ‘tahrik edici’ nitelik de taşımaktadır. Bu bağlamda bu ayrıntının Örümceğin yok edilmek, cezalandırılmak ve özellikle de hadım edilmek isteyen, öz-yıkıcı/masokistik tarafına işaret ettiği de düşünülebilir.

Sunumumun başında Ödipal senaryoyla ve bunun anne figürünün katline yol açmasıyla ilgili iki farklı yorumumun olduğunu belirtmiştim. İlk senaryoda argümanımı heteroseksüel erkek gelişimini baz alarak geliştirmiştim. Fakat filmde açıkça belirtilmese de bu hikayenin homoseksüel bir erkeğin gelişimine de uyabileceğini göstermek istiyorum. Eğer Örümcek eşcinsel bir kimliğe sahipse (ki bu bastırılmış veya bastırılmamış olabilir), bu teoriye göre Örümceğin annesini öldürmesinin sebebi Ödipal üçgenden anne figürünü kaldırmak istemesi ve dolayısıyla babayla beraber olmak istemesinden kaynaklanmaktadır diyebiliriz. Yani anne figürünü ‘kötü’ ve ‘iyi’ şeklinde ikiye ayırması, ona bilinçdışında iyi anneyi kötü olana öldürtmesi ve dolayısıyla da Yvonne’u da ortadan kaldırması için hak sahibi olmasını sağlamış, yaptığını meşrulaştırmış ve dolayısıyla da vicdanını rahatlatmıştır. Bu savımı desteklemek için okuyucuya bir geriye dönüş sahnesinde Örümcek ve biri genç diğeri yaşlı olmak üzere iki erkekle muhtemelen akıl hastanesinin bahçesinde golf oynadıkları sahneyi hatırlatmak isterim. Burada önce kamera Örümceği gösterir, elini cebine sokar (yani penisinin olduğu yere), ve içine daha önceden birtakım kağıtlar koyduğu bir çorap çıkarır. Yaşlı adam da elini cebine sokar, protez dişlerini çıkarır ve ağzına yerleştirir. Bu yaşlı erkek figürü tipik olarak kastre olmuş yani erki gitmiş adam görünümünü andırır. Büyük bir ihtimalle cinsel anlamda iktidarsızdır. Diğer genç adam ise elini cebine bir şey arıyormuş gibi sokar, karıştırır ve bu iki adama gülerek penisini tutar. Genç adamın yüzündeki rahatsız edici gülümseme bize sadece onun fallus (ki bu heteroseksüel bir kimliğe, güce ve cinsel anlamda iktidar sahibi olmayı simgeler) sahibi olduğunu ve diğerlerinin ancak protez diş veya çorap tutabildiğini göstermektedir. En başta uzun ve penis görünümünde gibi duran çorabın içi boş ve yumuşaktır. Dolayısıyla gücü ve otoriteyi simgelemesi veya sembolik düzende sınırları belirleyici bir faktörü olması mümkün değildir. Psikanalitik kuramda çanta, cüzdan, cep, kavanoz gibi içi boş veya içine obje konulabilen maddeler dişi cinsel organ olan vajinayı simgelemektedir. Dolayısıyla bu anlamda Örümceğin penis yakınında bulunan çorabı, onun içine alan, feminen ve eşcinsel tarafını simgeliyor olması mümkündür diyebiliriz. Babasına karşı olan nefreti onun karşıcinsel olduğunu kanıtlar nitelikte değildir, çünkü anneyle semiyotik ilişkisinden kurtulamayan şizofreni hastası Örümceğin bu ilişkinin etkisinden çıkamadığı oldukça açıktır. Dolayısıyla eşcinsel kimliği bu anlamda geri planda kalıyor veya bastırılmaya çalışılıyor olabilir. Dolayısıyla eşcinsel olsa bile babayı hala anneyle kurduğu patolojik ilişkiden koparmak isteyen bir düşman olarak algılıyor olması da mümkündür.

‘Dişli vajina’ kavramını düşündüğümüzde ise, Freud’un Ödipal üçgen teorisini de burada tersine çevirmek mümkündür. Yani aslında babayı arzulayan Örümcek anneden kastrasyon tehdidi alıyordur diyebiliriz. Çünkü çocuk annenin sahip olduğu erkeği arzuluyor ve dolayısıyla yine sembolik düzene aykırı davranıyordur. Bu önerme de Örümceğin Bayan Wilkinson’ı neden Yvonne’a çevirdiğini de açıklamış olur. Çünkü hala çocukluğunda aşamadığı kastrasyon tehdidi peşini bırakmıyordur. O da çareyi tıpkı küçükken annesini öldürdüğü gibi, Yvonne’u yani Bayan Wilkinson’ı ortadan kaldırmakta aramaktadır diyebiliriz.

Şu ana kadar Örümceğin pre-ödipal takılması ile anne figürünü ikiye ayırmasının ilişkisi hakkındaki iki argümanımı belirttim. Fakat bu hikayeyle ilgili üçüncü ve belki de sıradışı sayılabilecek bir olasılıktan da bahsetmek istiyorum. Filmin sonunda görünüşe göre Örümcek ve dolayısıyla seyirci de ‘gerçeğe’ ulaşmakta ve annenin çocuk tarafından öldürüldüğü bilgisi ortaya çıkmaktadır. Fakat ya bu da gerçek değilse? Ya bu ‘aydınlanma’ da bir hayal ürününden ibaretse? Bu noktada okuyucuyu oldukça hasta ve dolayısıyla da gerçek geçmişiyle kendi çarpıtılmış hatıraları arasındaki farkı ayırt etme yetisine sahip olmayan bir karakterle özdeşleştirildiğini hatırlatmak istiyorum. Tıpkı Cronenberg’in de belirttiği gibi aslında Örümcek küçükken annesinin onu terk etmiş olması mümkündür. Ve bu travmadan dolayı “Ben kötü bir çocuğum, kötü bir şey yaptım ve annem beni bu yüzden terk etti” şeklinde düşünmüş olabilir. Bu hayali suçtan kendini arındırmak ve vicdanını rahatlatmak adına da tüm bu bahsedilen ‘anne katli’ senaryosunu uydurmuş olması mümkündür. Sanırım aşağıda Örümcek ve annesi arasında geçen bu diyalog okuyucuya bu üçüncü olasılığa aklının yatması için yardımcı olacaktır. Bu sahnede Bayan Cleg bir yandan aynaya bakarak kırmızı bir ruj sürerken bir yandan da oğluna dişi bir örümcek hakkındaki hikayeyi anlatmaktadır:

-…Yumurtalarını koymak için ufacık ipek cepler yaptı.
-Sonra ne oldu?
-Bir daha geriye bakmadan sürüklenip gitti.
-Sonra öldü mü?
-İşi bitmişti. Artık hiç ipeği kalmadı. Tamamen kurudu ve içi bomboş kaldı.

Bundan sonra kadının bir süre yakın çekimdeki düşünceli yüzüyle karşı karşıya bırakılırız. Bayan Cleg’in son söylediği laf adeta seyircinin kafasına işler ve bu cümlenin altında neler yatıyor diye düşündürür. Bu diyaloğun birçok anlamı olabilir fakat burada çok kurnazca bir toplumsal cinsiyet eleştirisi yapıldığının aşikar olduğunu düşünüyorum. Hikayenin geçtiği zaman olan 2. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’sini düşündüğümüzde bu sav daha da kuvvetlenmektedir. Bu dönemde bilindiği üzere, savaş sonrası ‘çekirdek aile’ kavramı oturtulmaya çalışılmış, ve kadınlarla erkeklerin rolleri tekrar oluşturulmaya başlamıştır. Bu bağlamda bakıldığında annenin bu örümcek-ağ metaforuyla aslında alttan alta sıkıcı bir ev kadını olmasından, evde çocuk bakma zorunluluğundan, ve alkolik hatta muhtemelen kendisini aldatan bir adama bağlı olmaktan duyduğu sıkıntıları ima ediyor olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla “geriye dönüp bakmadan sürüklenip gitmek” cümlesi aslında Bayan Cleg’in evini ve çocuğunu geride bırakıp bu hayatı terk etme fantezisini simgelediğini, ayrıca çocuğu yerine aynaya bakarak kırmızı bir ruj (Freud’a göre kırmızı rengi cinsel anlam yüklüdür) sürüyor olması da erişemediği fakat arzuladığı cinsel fantezilerini ön plana çıkarttığını söylemek mümkündür. Bu anlamda kendisinin de kontrol edemediği bu sıkıcı hayatta “tamamen kuruduğunu” hissettiğini söyleyebiliriz.
Bu metin içinde belirtilen tüm bu olasılıklar arasında okuyucunun sıkışıp kalması sanırım oldukça yüksek bir ihtimal. Ama zaten filmin amacı da bu değil mi? Yine de hayatı böylesine kaygan bir zeminde, gerçeklikle hayal arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar hasta bir insanın akli durumuyla özdeşleşmenin oldukça korkutucu fakat bir o kadar da heyecan verici olduğunu düşünüyorum, en azından sadece 90 dakika boyunca. Örümcek’in, sinemanın izleyiciye ve bilinçdışımıza yaptığı güçlü etkiyi bir kere daha kanıtlayan bir film olduğu kanısındayım. Bu da ancak Cronenberg gibi bir sinema ustası sayesinde seyirciye aktarılabilecek bir tecrübedir.