doğduğum ev gecekondudan halliceydi.tüm pencereleri yıkık, böceklerin sürüyle yaşadığı asla ısınmayan bir ev. pencereden dışarı baktığımda yalnızca bahçedeki ağaçları görebiliyordum. dünyam da o kadardı zaten. bacaklarımı demir parmaklıklar arasından sallandırır, o zamanlar şimdiye oranla daha popüler olan bayat ekmek/domates menüsünü afiyetle yer, bazen dünyanın hakimi olduğumu, bazen de dünya kupası finalinde gol attığımı falan hayal ederdim. o pencereden, gündüzleri güneş ışığı, geceleri de sokak lambasının etrafa yaydığı aydınlık dolardı içeri. o zamanlar da devrik cümleler kurmayı severdim ama yazmak gibi saçma fikirlerim yoktu. ki hala kalemi bi değişik tutar, harfleri de tersinden yazarım. ters adamım, bilirsiniz. 
bazen babannemin elinde poşetlerle kapıdan girmesini beklerdim o pencerede, bazen de kar tanelerini seyredip, yerlerin daha çok kar tutması için tanrıya dua ederdim. tabii o zamanlar tanrıya, allah demek gerekiyordu. bende bu düzeni bozmuyordum. o kadar çok dua ederdim ki çocukken, inanın bana o dönemler cami imamı olmayı muhtemelen bir soruyla falan kaçırmışımdır. üstelik de her gece aynı şeyleri dilerdim. her gece. al capone kadar şanslı da değildim. tanrının çalışma sistemini öğrendiğimde büyümüştüm ve o hayallerimin de artık hiçbir anlamı kalmamıştı. büyümek, bir çocuğun başına gelebilecek en kötü şey. hayır abartmıyorum, gerçekten öyle. ben kendimi bildim bileli büyümekten nefret etmişimdir. yaşıtlarım, yaşlarını bir yaş büyük söylerken, bir an önce büyümek isterken, benim çocukluğum hep bir önceki senemi özleyerek geçmişti. dedim ya biraz ters adamım. genelde çevremdekilerle aynı fikirde olmamaya gayret gösteririm. herkes benimle aynı fikirdeyse, artık orada kalmak için bir sebep kalmamıştır. kalmak için bir sebep yoksa sonunu düşünmeden gitmeli insan. bazen de gitmemek için bir sebep yoktur, o yüzden gidersin ama bu konulara pek takılmamak lazım.
neyse konumuza dönelim. çocukluk filan derken büyüdük, eski masum bakışların yerini biraz daha sinsi, biraz daha nabza göre şerbet veren kaşarlanmış bakışlar aldı. çıkarımız olmadan bakkala bile gitmemeye başladık. ben bunu pek yapmazdım gerçi, komşu ebeveynler beni sever. dedim ya nabza göre şerbet verdiğimiz yıllardayız. salt iyilik, salt kötülük yok artık. birini iyi ya da kötü diye sınıflandırmak 80’lere göre daha zor, 70’lere göre imkansız. 70’lerde sen yoktun ki oğlum diyenleriniz olacak, işte bu tip insanlar hayatı boyunca bütün güzelliklere uzaktan bakıp, artı yönlerini inceleyip keyif almak yerine, bir eksik bulsam da eleştirsem kafasında olan, bütün herkes ağaca dalarken, yerden düşenleri toplayan, bisikletiyle kimseye tur vermeyen, o şişko ve sivilceli çocuklar. bunları mahalle maçlarında adam eksik diye kaleye geçirirdik, bilerek gol yerlerdi. hala aynılar. mümkünse onları dışarıya alalım.

evet fazlalıklardan da kurtulduğumuza göre, asıl konumuza tekrar dönelim.
sonra yıllar geçti, çocukken uçuk hayaller kurduğum o pencereyi bir öğlen vakti yıktılar. demirlerini söküp bir hurdacıya sattım. bunu yaparken de hiç utanmadım nedense. o parayla gidip cd dvd falan almışımdır muhtemelen. şimdi tam hatırlamıyorum. vefasızlığın vefasızlık sayılmadığı, dondurma almak uğruna her türlü çakallığın meşru olduğu yıllar. yüzümüzdeki sivilcelerden mimiklerimiz anlaşılmıyor. haliyle sürekli gülüyoruz, ağlanacak halimize.. 
bir kaç ay mahalledeki başka bir binanın giriş katında oturduk.  biriyle ilk kez o evde öpüşmüştüm. benim için uğurlu bir evdi. alkole başlayıp günümüzü gün ediyorduk. sanırım lise yılları. o evde saçma sapan zamanlar geçiriyordum. o kadar kalabalıktı ki etrafım, abartmıyorum, her hafta bir doğum günü kutluyorduk. şimdi düşününce bana da aramızda dümen yapanlar varmış gibi geliyor. ama tabi o zaman herşey tıkırında, üfle güneş sönsün, dünya götüme dönsün modundayız. hatta bir ara msn nick’i bile yapmıştım bunu.
gelelim şimdiye. şimdi o ayve, ciklembik ağaçlarının, o mavi demir parmaklıkların olduğu yerde beş katlı afili bir bina var. eskiden iki oda bir salon konseptinde yaşarken şimdi iki katlı, toplamda altı odanın olduğu, ama bir odadan diğer odaya kimsenin seslenmediği bir tuğla yığınında yaşıyoruz. bu evin tek iyi yanı, ilkokulda su içmek için o bize uğradığımızda ”eviniz de hiç güzel değilmiş lan” diyen orospu çocuğu gökhanla karşılaşıp, gel lan kalacak yerin yoksa bizim odalardan birini ayarlayayım, bize fazla zaten, diyebilme ihtimali. insanlara gösteriş yapmaktan ve gösteriş yapan insanlardan nefret ederim. şu hayatta en çok nefret ettiğim ilk üç şeyden biri. beni yakınen tanıyanlar bilir bunu. -ama şimdi yani gökhancığım, orospu çocuğunun önde gideni olmasan, zaten o cümleyi kurmazdın. o yüzden hiç darılma gücenme yok. belki birgün bunları okursan, hani bir öğlen vakti, yanlışlıkla(!), sol dizimin çenene çarpması sonucu üst dişlerinin kırıldığı o günü hatırla.  seni seviyorum.

az önce pencereden dışarıyı seyrettim. eskiden yalnızca ayve ağaçlarını, sokak kaldırımlarını, bahçe duvarlarını görüyorken, şimdi şehrin yarısını görebiliyorum. -gerçi bunun için ayaklarının altına bir tabure almak ve biraz da parmak ucuna kalkmak gerekiyor ama olsun. bunlar hep çarpık kentleşme. Jack london olsa belki karşıdaki binayı yıkardı, manzarayı bozan tek yapı o çünkü. bense sadece, yazları o binanın çatısına erik çekirdeği falan fırlatabiliyorum. keşke dublinli doğsaydım.. bazen bunu düşünüyorum- 

düşündüm bir süre, eskiden o daracık manzaradan, gördüğüm o ufak tefek silüetlerin bana ifade ettiği anlamlardan ne çok mutlu olurdum. yansımalar azdı, tablo ufaktı belki ama mutluluklarımız kocamandı. eskiden olsa pencerede domates ekmek yerken mutlu olurdum, şimdi balkonda pizza yerken, yaşamın sırtıma bindirdiği yükleri hissediyorum..

kapatalım, bu konudan sıkıldım. bunlar, az evvel hunharca şınav mekik çeken biri için fazla iddialı cümleler. böyle havalarda insanın içini dökebileceği biri olmalı hayatında. Serdarın arkadaşı olacak orospuyla nispet yaparcasına konuşmaları canımı sıkıyor. kaç gün oldu ayrılırlar diye bekledim, yok. bana mısın demiyorlar. ben bi de bu ikilinin yanında üçüncü kişi olarak tatile gideceğim. Oğlum diye demiyorum ama gurur duyuyorum, duygusuz piç rolü oynasada adam mecnun oldu, dağları deldi..
benden bi bok olmaz. mahirin bile nazlısı var, ben hala damsız girilmeyen mekanlara kapıdan bakıyorum. 
galiba bunlar hep küresel sermaye. cinsiyetçi söylem olarak algılamayın ama, sermayenin de gökhanın da avradını sikeyim.

Reklamlar

kanıyoruz

yaralıyız hepimiz. bir şekilde, bir yerden kanıyoruz. istisnası yok, kaçışı, kurtuluşu yok. bu her ne kadar can sıkıcı bir durum olsa da aynı zamanda bir yaşam belirtisi aslında. hala acıyorsa canımız, hayattayız demektir. bir şekilde hayattayız ama bunun bir önemi yok. işler yolunda gitmediği zamanlarda neye sığınıyoruz ya da sığınabiliyor muyuz, asıl önemli olan bu. ne kadar çaba gösteriyoruz mutlu olmak adına? yarınları hayal etmekten başka bir şey yapıyor muyuz bugünü anlamlı kılmak için? ertelediğimiz kaç mutluluğu yaşayabildik şimdiye kadar? harekete geçmek için doğru zamanı beklediğimiz planlarımızın kaçını gerçekleştirebildik? bu gece değilde ne zaman mesela? biliyor muyuz?
bilmiyoruz değil mi. evet.

kafamızı yastığa koyduğumuz bir gecenin sabahında artık atmıyor olacak içi boş kalplerimiz. içinden sağ çıkamayacağız bu keşmekeşin. sonu belli olmayan, bitiş çizgisi henüz tayin edilmemiş bir yarışın içerisindeyiz. hızla sona doğru yaklaşıyoruz. önümüzde uzayıp giden yollardan başka bir şey göremiyoruz. yanımızdan denizler, ormanlar, nehirler akıp gidiyor. durup, soluklanıp etrafı seyretmiyoruz.

toplum dediğimiz bu saçma insan birikintileri bize ne derece izin veriyorsa o derece yaşıyoruz dünya güzelliklerini ve o derece seviyoruz ve o derece seviliyoruz.
birini sevmek için gereken şartlar oluştuğunda muhtemelen karşımızdaki kişi bizimle aynı fikirde olmuyor. kuşları sevemiyoruz mesela. denizleri, martıları, sokak köpeklerini. gölgesinde uyumak gelmiyor aklımıza ağaçların, varsa yoksa kesip biçiyoruz, bazen ısınmak için, bazen de ticari çıkarlarımız falan. nefes almamızı onlara borçluyken üstelik. yanyana yürümeyi beceremiyoruz. kaçmak ve kovalamak konusunda ısrarcıyız. fedakarlık hiç bize göre değil. ama mütemadiyen fedakarlık bekliyoruz. samimi değiliz ama samimiyetten dem vuruyoruz dost sohbetlerinde. güzel olan ne varsa biz yarattık, kötüler ise hep başkalarının eseri. o başkaları da  bizim gibi düşünüyor. ortası yok bu işin. hiçbir güzel düşüncede kesişemiyoruz. onlar bir adım atsa, iyi bir şeyler yapsa biz de yapacağız, iddiasını söküp atmıyoruz, kesinlikle o bir şeyleri yapmaya yeltenmiyoruz.
ne bok yediğimiz belli değil. ne istediğimizi ne aradığımızı neye hizmet ettiğimizi sorgulamadan eskiyor bedenimiz. sorgulamadan, sevmeden, sevilmeden yaşamak eskimek değil de nedir?
yaşlanmak yalnızca doğum günü pastalarındaki mum sayısını arttıran bir şey. ki o da eğer size değer verip pastanıza mum dikecek birileri varsa mümkün.
bu satırları okurken mesela, hepimiz hak vereceğiz bir şekilde. ben yazarken evet lan, niye böyle oluyor, dedim az önce. muhtemelen siz de diyeceksiniz. ve yine yüksek ihtimalle siktir et dünyayı biz mi kurtaracağız deyip, o boktan sosyal hesap profillerimize geri döneceğiz.
bir de o var di mi, sosyal medya.. hepimizin olmak isteyip de olamadığı kişiyi oynadığı platform.
ne kadar bencilsek, o kadar cömert- miş gibiyiz. ne kadar korkaksak o kadar cesur. peki nereye kadar gidecek bu böyle. kitap okumadan, film seyretmeden, bir sahil kenarında kendimizi dinlemeden nasıl olacak bu işler.
başlarda saçma sapan yazılar yazmadan nasıl geliştireceğiz yazma- yeteneğimizi. ellerimize boya bulaşmadan nasıl ressam olacağız. mümkün mü bu? ya da bir çocuğun emeklemeden koşmaya başladığını düşünün mesela, bu nerede görülmüş?  peki bütün bunların bilincindeyken, neden emek vermeden, çaba göstermeden mutluluk denen o belli bir kalıbı, kuralı olmayan, yalnızca kişinin kendi iç dünyasında var olan, dünyevi kavramlarla hiç bir alakası olmayan bu flu hissin peşinden koşuyoruz. yeterli donanımımız var mı bunun için diye sorgulamıyoruz. spor salonlarında belimizi incelttik, solaryumlarda bronzlaştık, kuaförlerde ilginç saç kesimleri, boyalar filan.. eee sonra? gerekli şartlar oluştu ve etkiledik karşımızdakileri bu yapaylığımızla, sahteliğimizle. peki bir çay bahçesinde karşılıklı çay içerken mesela, ya da güncel bir konu hakkında yorum yaparken, nasıl kamufle edeceğiz sadeliğimizi, bayatlığımızı, vasatlığımızı..
maskelerimiz düştüğünde ortaya çıkacak o kötü görüntülerin yaşattığı hayal kırıklıklarıyla bulunduğumuz yönün aksi yönüne koşanları nasıl durduracağız. nasıl geri döndüreceğiz ve buna gerçekten gerek var mı?
maskelerinizi indirin arkadaşlar. maskelerinizi indirin. kuşandığınız sahte karakterleri bir kenara bırakın. mümkün olduğunca kendinize benzeyin. bomboş bir yolda kimsenin sizi görmediğinden eminken nasıl yürüyorsanız öyle yürüyün, nasıl gülüyorsanız, nasıl bakıyorsanız etrafınıza, öyle..
hiç kimse için değil, kendiniz için yapın bunu. ne kadar mümkün oluyorsa o kadar yapın.
dünya sahtelikten ve yapaylıktan dönmeyi bırakacak bir gün. dönen yerlerine zeytinyağı sürsek de nafile. çünkü öyle kir ve pas tutmuş ki seven yerlerimiz, hayatımızda akıcı olan tek şey kin ve nefret. taze tuttuğumuz, sürekli koruduğumuz tek yanımız kötülük.
güzelliklerden bihaber yaşıyoruz. simitleri bayatken yiyoruz, otobüslere tıklım tıklımken biniyoruz. mesela ben, insanların bu gelen ilk metrobüse karşı olan hassasiyetlerini anlamıyorum. bir sonra gelene binsen oturarak gideceksin, ilk gelene binip tavanda gidiyorsun, inerken seni elden ele uzatıyorlar. ne gerek var lan buna. biri mantıklı bir açıklama yapsın. yetkili birimlere sesleniyorum.
yazacak çok konu var, hepsini bitiremeyeceğimden bu yazıyı burada kesiyorum.
bu dediklerimi bi düşünün.

tabi yarın için hayati planlarınız ve randevularınız yoksa.

gece iyi. gece yazmaktan başka çaresi olmayanların vatanı. gece gerçeklerle yaşayanların cehennemi.
gece, gece işte..

 

sayın z’ye..

ruhumun düğmelerini ilikleyemiyorum.

yalnızca içimde varolup, dışarı taşmak için fırsat kollayan, bir fırsatı bulunup kelimelerle tanımlandığı zaman ise alakasız cümlelerin yan yana dizilmesinden başka bir anlam ifade etmeyen bir şeyler var. eksiklik desen değil, fazlalık desen hiç değil. başka türlü. başka türlü bir şey. sanki herkes çiçek açarken ben tomurcuk kalmışım. sanki bir toplantıya herkesin zamanından erken gideceği tutmuş da, ben daha varamadan başlayıp bitirmişler.. bunların konumuzla alakası yok elbette, dedim ya, bu hisleri tanımlama çabasına girdiğimde saçmalamaktan öteye gidemiyorum. tam olarak hissedip hissetmediğimden bile emin değilim aslına bakarsanız. bazen bir tüy kadar hafifken, bazen de sanki bütün dünyayı sırtlayıp şınav çekiyormuşum hissi yaratıyor.

insanoğlu anlaşılmaya muhtaç. sevmekten, sevilmekten çok anlaşılmaya ihtiyacı var. ömrümüzü bunun farkında olmadan geçiriyor olsak da, arayışlarımızın çoğu bu sebepten. yeni tanışmaların, hevesli memnun oluşların, kaçamak bakışların, çapkın gülüşlerin, korkma ben varım’ların asıl sebebi bu. çünkü anlaşılmaya ihtiyaç duyuyoruz. çünkü kabul görmeye ihtiyacımız var. biri ya da birileri tarafından. bunun için de hitap edeceğimiz kitleyle asgari bir yakınlık kurmamız gerekiyor. bıktık yanlış anlaşılmalardan. doğru duyguları yanlış cümlelerle ifade etmekten yorulduk. eğreti gülüşlerden, yapay samimiyetlerden, platonik aşklardan. bu durumun itirazı için  mutlaka bir yerlere başvurmalıyız. ifade özgürlüğünün olduğu bir ülkede yaşıyoruz neticede.

bu satırları, aşka inancını yitirmiş biri olarak yazıyorum. bana göre, iki insanın birbirini aynı oranda sevmesi pek mümkün bir şey değil. bu işler terazi misali, hep bir kefe daha ağır basıyor, daha çok seviyor ve de yalnızca o taraf yaşıyor aşkı. diğer taraf tahammül ediyor sadece. belki memnuniyetle belki zorunluluktan. bilemiyoruz. etrafımız iyi yalan söyleyebilen insanlarla dolu. çoğu zaman, doğrusunu bildiğimiz yalanlara inanıyoruz göz göre göre. böylesi mutlu ediyor çünkü. biz yirmibirinci yüzyıl insanları olarak, gerçekler başımızın belası. özellikle de günümüzde, ilişkilerin artık tamamiyle strateji savaşına döndüğü bir dönemde, bu düşüncelerimi buralara yazmakta bir sakınca göremiyorum. şimdiye kadar yazmakta sakınca gördüğüm herhangi bir şey olmadı gerçi, canım ne istiyorsa oturdum onu yazdım. bazılarını sizinle paylaşmadım sadece, uyguladığım sansür bu oldu.

mesela, aranızda mutlaka bilenleriniz vardır. geçen nisandan beri, henüz var olmayan, daha önce tanışmadığım ama bir gün mutlaka karşılaşacağıma inandığım birine, günlük tarzında notlar düşüyorum. bu not kumbarasının giriş tabelasında, ”sayın z’ye mektuplar” yazıyor. -neden sayın z diye soracak olursanız, z işte, alfabenin son harfi. bu doğrultuda bir yol izleyerek başlığa dilediğiniz derinlikte anlam yükleyebilirsiniz. içinizde, kesin biri var ya, onun adının baş harfi de z, falan diye düşünenleriniz olacak. yok lan vallahi, keşke biri olsa da böyle saçma göndermelerle falan etkilemeye çalışsam. ama nerde.-

içinde bulunduğum güne dair ne hissediyorsam ne yaşadıysam ya da ne yaşayamadıysam onları aktarıyorum, bir gün okuyacağını düşünerek. ümit ederek demek istemiyorum, çünkü ümit etmek bana pek yaramıyor. zaman zaman kendimi ikna ederek bir şekilde emin olmaya çalışıyorum. bazen aylarca yazmadığım oluyor, bazen bir günde onlarca sayfa yazıyorum. an geliyor, gülüşünü anlatıyorum sayfalar dolusu. insanın şahit olmadığı bir gülüşü tarif etmesi biraz zor oluyor tabi. olsun, biz tanrıyı da görmeden sevmedik mi? hem zaten, sanki nasıl güldüğünü değil de, nasıl gülmesi gerektiğini yazıyormuşum gibime geliyor. yine çakallık peşindeyim.

bazen abartıyorum. trip attığım bile oluyor hatta. gülmeyin, ciddi söylüyorum. bir gün gelirse ve ben onun sayın z’ olduğuna emin olursam, o güne kadar yazdıklarımı bir kitap haline getirip ona hediye edeceğim.- adında z harfi olmasına gerek yok. böyle bir kota koyarak şansımı azaltmak istemiyorum. benim geniş kitlelere hitap etmem lazım arkadaşlar, bu yazıyı elden ele ulaştıralım lütfen.- bunu beceremeden ölürsem de, birileri bu saçmalıkları illa ki bir yayınevine gönderir bir gün.

bakınız; bir kafka değildik belki ama biz de çok okunmayacak mektuplar yazdık be.

üstelik mavi tık olmayacağını bile bile mesaj göndermek gibi bir şeydi bu..

”bazen bir şeyi ararken daha önce arayıp da bulamadığım başka bir şeyi buluyorum. o zaman daha iyi anlıyorum ki; doğru şeyi bulmaktan çok, doğru zamanda karşılaşmak önemli..

konuyu illa ki aşka bağlamak gerekirse, bu aşkta da böyle…”

 

tanrı şöyle buyurdu

tanrı şöyle buyurdu bir konuşmasında; hepiniz merhemisiniz birbirinizin, ilacısınız.. bir başınıza iyileşmenizin mümkün olmayacağı şekilde yarattım sizleri. 

sözünü yarıda kesip, ama sayın tanrım diye çıkışıyorum. tanrının sözü kesilir mi hiç, patavatsızlık benimkisi. ama sayın tanrım bir tutam sevgi vardı benim avuçlarımda. bilmem kaç sene koyacak yüksekçe bir yer aradım. ee haliyle bulamadım tabii. bulduğumu sandığım zamanlar oldu evet, gelip  itinayla sevgimin üzerine bastılar..

elimde rengarenk balonlar, sıkı sıkı tutmuşum iplerinden. gökyüzüne salmak için müsait bir yer arıyorum. birileri elinde iğneyle bekliyor mütemadiyen. ve asla yorulmuyorlar. bu kişileri de sen yarattın sayın tanrım. neden?
üzerinde toz birikmesin diye üfleyip durduğum umutlarıma ayakkabılarıyla girdiler..
neden sayın tanrım, bu kötülükleri, bu kara geceleri, bu iflah olmaz susuşları, bu kavuşamamaları da sen yaratmadın mı? biz sana ne kötülük yaptık.
çocuklara kıyıyorlar sayın tanrım, çocuklara kıyıyorlar. ve hatta kuşlara ve hatta köpeklere ve hatta rengarenk balonlara. 
kırlarda koşmak yerine, çiçekleri koparmaya geliyorlar, neden?
bu kötülük yağmurundan kaçıp, yaşamak için sığındığımız sundurmalar başımıza yıkılıyor. tamam bu evleri sen yaratmadın. ama bu gökyüzü sana ait değil mi?
hepimizin iki tane böbreği var mesela, iki tane kulağı.. yani  ne gerek vardı ki şimdi iki tane böbreğe. şöyle irice bir kalp yaratsaydın ya. herkese yetecek kadar da sevgi koysaydın içine.
gökyüzünü dumana boğduk, masmavi denizleri kirlettik, kırmızı ışıkta beklemeyi bir türlü öğrenemedik. bize herşey müstehak. biliyorum. ama bir şeyler yapamaz mıyız?
kulunuz sonuçta. evladın sayılırız bir nevi. 
bizi yaşamak için gönderdiğin bu gezegende, biz yalnızca ölmemeye çalışıyoruz. başka türlüsü gelmiyor elimizden.
bir şeyler yapamaz mıyız?

yine aklımdan..

yine aklımdan gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler geçiyor. karanlık bir yolda ağır ağır ağır ilerliyorum. attığım her yeni adımda bir öncekini özleyerek.. özlenecek pek bir şey yok, biliyorum. insan her zaman özlenecek şeyleri özlemiyor. malum, garip yaratıklarız. son bir kaç haftadır aşık olmanın eşiğinden dönüyorum. olabilsem ne iyi. ama olamamak da çok dert değil. olmamalı. olmasın diye uğraşıyorum. yoksa, burada uzun uzun gözlerinden bahsedeceğim bir kadın var..

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda, demiş palyaço adlı şiirinde, adını henüz bilmediğimiz bir abimiz. oğlu hayri uyar’ın dediğine göre bu şiir turgut uyar’a ait değil. ama zaten konumuz da bu değil. bir ilan panosunda yüzünüze rastladınız mı hiç? ne büyük lüks. ben bazen aynaya bakarken bile yüzüme rastlayamıyorum. bu yorgun eller, bu çirkin surat, bu eskimiş duygular bana mı ait? bana mı ait kurduğum cümleler? bu gece, emin olmadığımız şeyleri konuşmayalım. mümkün olduğu kadar dürüst olmalıyız birbirimize karşı. yoksa nasıl seveceğiz. yirmibirinci yüzyıldayız güzelim, biraz samimiyetsiz yaşıyoruz. papatya kokulu mektupları hayal ediyorsan eğer buradan çok uzaklaşmanı tavsiye ederim.

içimden yolcusuz bir tren geçiyor. her korna sesi yeni bir buhran. her durakta bir ümitsiz bekleyiş. son durağa yaklaşırken frenleri patlamış, makinisti tarafından bir şekilde terk edilmiş, eski püskü bir yolcu treni. paramparça olsa haber değeri taşımaz. balatın o dar sokaklarında sırasıyla yanıp kül olan evler gibi. ikiyüzelli yıllık bir evin yanıp kül olması neden haber değeri taşımaz ki? nihayetinde eşyaya değer veren bir toplumuz. toplumuz evet. çok değil, bir duvar mesafesi uzaklıktakilerin bile adını bilmeden yan yana uyuyoruz her gece. eskimiş insanlar buna, komşuluk ölmüş, diyorlar. yolun başındakiler ise pek umursamıyor. maneviyat onlara göre değil.
atasporumuz beklemek. özlemek. karşılıksız sevmek. son dediğim biraz iddialı olacak ama, karşılıksız sevmek konusunda muasır medeniyetler seviyesinin yirmi beş kat falan üzerinde seyrediyoruz. olimpiyatları düzenlense altın madalyalara ambargo koyarız. sayın gençlik ve spor bakanımız bu fikri değerlendirmeli..

eski, yeni, tavan ve sigara

arkasına yaslandı. küllükteki sönmüş sigaraları seyretti bir süre. bir kere bile içine çekmemişti çoğunu, yakıp kül olmalarını seyretmişti. sigaranın da kendisine benzeyen yanları olduğunu düşünüyordu.

fazlasıyla uykusu gelmişti artık, pencereden dışarı baktı, etrafta ışığı yanan bir pencere bulamadı. ışığını söndürüp sabahın olmasını beklemek üzere yatağına yöneldi.

bircan’dan dördüncü mesaj da geldiğinde telefonu yan çevirip mesajları okudu. bircan iyi biriydi. zeki, güzel, başarılı ve mavi gözlü bir dil öğrencisi. bende ne buluyordu herif diye sorar dururdu kendine eric. bir cevabı yoktu. zaten kafasındaki sorulara bir cevap bulabilseydi bu durumda olmayacaktı, öyle düşünüyordu. bircandan gelen mesajları okuduktan sonra, yarın sabah ne yapacağını düşündü uzun uzun. once ne yapabilirimi düşündü bir sure, sonra ne yapmaması gerektiğini. yapılabilecek bir sürü şey varken hiçbir şey yapmamak mı daha zordu, yoksa yapılacak bir şey yokken bir şeyler yapmaya çalışmak mı. eric’e göre  ilki daha zordu. elinden bir şey gelmese bile bir şeyler ortaya koyabilirdi insan ama elinden gelen bir şeyler varken hicbir şey yapmamak, öylece durup beklemek çok daha zordu. – bunun pişmanlığını yaşayanlar neyden bahsettiğimi daha iyi anlayacaklardır. –

sabah olmadan uyumalıyım diye düşündü ve bu düşünceden yaklaşık on iki dakika sonra ilaç yardımıyla uykuya daldı.

hayatta en çok korktuğu şey, aydınlık bir odada uyumak zorunda kalmaktı. dedesi öldüğü gece, evin bütün ışıklarını açıp sabaha kadar başında beklemişti. sekiz yaşındaydı ve bundan daha fazlası gelmemişti elinden.

dedesi acılar içinde öldüğü sıralarda, babası muhtemelen o esmer orospunun koynunda terlemelekle meşguldü. belki de değildi, belki de gerçekten mesaiye kalmıştı o gece. bu gerçeği babasından başka kimse bilmiyordu. birkaç yıl içinde babasınında bu soru  işaretleriyle beraber toprağa gömülmesini diledi. artık 7 yaşındaydı ve dedesinin morarmış bedeninin teneşirdeki görüntüsünün ne anlama geldiğini idrak edebilecek olgunluğa ulaşmıştı.

babaanesi anlatmıştı ona ölümü..

zaten kimse kimseye yaşamayı öğretmiyor, herkes herkese ölmemeyi öğretiyor. yapılması gerekenlerden değil, yapılmaması gerekenlerden bahsediyorlar.

özellikle de çocukken. birileri gelip işaret parmağıyla yanlış olanı gösteriyor sana ve bunu asla yapmaman gerektiğini söylüyor ama katiyen doğruyu gösterip yapman gerekeni öğretmiyorlar. sonra sende büyüyüp, böyle ne yapmaması gerektiğini bilen ama ne yapması gerektiği hakkında en ufak bir fikri bile olmayan vasıfsız bir adama dönüşüyorsun. bu hepimizin kaderi.

annesi, bitlenmesin diye saçlarını hep üç numaraya vururmuş eric’in. dedesinin taziyesine gelen krem rengi çoraplı kadınlar aralarında konuşurken duymuştu bunu.

ama o sıralar kurtarması gereken bir prenses vardı, dedesinin ölümüyle ilgilenmeyecek kadar meşguldü eric. hem üç numara sana yakışıyor demişti onur. onur neden yalan söylesin ki? bir ‘onur’ neden yalan söyler? üstelik lösemi hastasıysa ve 9 yaşında ölmüşse kesinlikle söylemez. keşke onur yalan söyleyebilecek kadar uzun yaşasaydı, en iyi arkadaşıydı eric’in. onur, eric’in peltek konuşmasına aldırmıyordu, eric’de onur’un dökülmüş saçlarına. aynı prensese aşık olmuşlardı. gözleri ve saçları vardı prensesin. üstelik, bir yetime ve bir lösemi hastasına göre çok daha sorunsuz nefes alıyordu.

ara sıra o prensesin gerçekten var olup olmadığını düşünür eric ve her seferinde bir sigara daha yakar.

sigara yakma eyleminin rahatlatıcı bir yanı var, içmesen de rahatlıyorsun. bunun tıpta da bir adı olduğuna eminim, okumuş bile olabilirim.

onur yaşıyor olsaydı şimdi, o da bircan’a aşık olur muydu acaba. peki ya bircan, eric’i sevdiği kadar sever miydi onu da.

dokuz yaşında ölen bir çocuğu herkes sever. peki ya sekiz yaşında ölmesi gerekirken, otuz dört yaşına kadar ölemeyen bir adamı? kim, neden sever ki?

bircan o kalın kitapları okuya okuya aklını kaçırdı. zaten öyle kalın kitaplar okuyup aklını kaçırmamak mümkün değil. çünkü o kitapları yazanlar akli dengesi yerinde kimseler değiller. yazmak deli işi. akli dengesi yerinde insanlar yalnızca, borç defterindeki veresiye notlarını hesaplarken kullanırlar kağıt kalemi. kağıt kalem kullanmanın en faydalı şekli budur belkide.

eric yazmayı beceremediği gibi okumayı da beceremiyordu.

4 senelik 3 üniversiteyi terk etmişti. bir ara, yalan söylemenin kötü birşey olduğunu, sokak köpeklerini sevdiğini ve kadınların cinsel bir obje olarak görülmesinden çok rahatsız olduğunu dile getirmişti bir muhabbet esnasında. birinin iyi sayılabilmesi için bunları söylemesi yeterlimiydi?

eğer yeterince kötü insan tanımamış olsaydım, belki..

birini, iyi biri olduğuna inandırmanın en iyi yolu, ona kötü biri olduğunu söylemektir. kötü olduğunu kabul edebilecek ve bunu karşısındakine söyleyebilecek dürüstlüğe sahip olan birinden kimseye zarar gelmez çünkü. kötülüğü kendinedir onun. karşısındaki insan, feleğin işkembe çorbasından yeterince içmişse eğer bilir, güvenilir biridir o. ama şunu da bilir ki, ne olursa olsun, güven tek kullanımlıktır..

felsefe dersinde, en güvendiğiniz insanın adını yazıp bunun sebebini açıklayın, diye tek soruluk bir sınav yapmıştı Derya hoca ve o kağıdı boş bırakmıştı eric. bir rivayete göre, derya hocayla böyle yakın dost olmaları da o boş kağıt sayesinde olmuştur..

eric uyandığında hava kararmak üzereydi, ağır ağır doğrultu yataktan. yine kafasının içinde milyarlarca anlamsız kelimeyle açmıştı gözlerini . o kelimelerden anlamlı bir cümle oluşturmak için çoğu zaman gözlerini bir noktaya diker ve bir aşçının lezzetli bir yemeği koklarken takındığı mimiklere benzeyen bir tavır takınırdı. bu anlamsız kelimelerin mide bulandırıcı bir tarafı vardı. ayarı bozulmuş bir dönme dolabın son sürat döndüğünü ve siz içindeyken bir daha asla durmayacağını düşünmekle aynı şeydi bu. belki daha kötüsü. büyük ihtimalle daha kötüsü..

haftanın en az bir iki günü bu şekilde güne başlamaya alışmıştı eric ama son bir aydır hemen hemen her sabah bu şekilde başlıyordu. biraz daha betimlemek gerekirse, bütün dünyayı sırtlayıp şınav çekmeye benziyordu eric’in içinin sıkıntısı. kendini dışarıya atıp başka şeylere odaklanmak işe yaramıyordu ve yataktan çıkmamak da bir çözüm olmaktan çıkmıştı artık. sanki dünya güneşin ve kendisinin etrafında dönmüyordu da eric hem güneşin hemde dünyanın etrafında dönüyordu. evet evet, bu betim daha uygun olmuştu.

komidinin üçüncü gözüne koyduğu bozuklukları avuçlayıp caddedeki fırına gitmek üzere sertçe çarptı kapıyı.

insanlarla sadece gerektiği kadar muhabbet ediyor, çok zorda kalmadıkça konuşmuyordu eric. anlatmak istediği şeyi en kısa şekilde nasıl ifade edebilirse o şekilde ediyordu. üç kelimeyle anlatılabilecek birşeyi beş kelimeyle anlatmak saçmaydı zaten. şiir okumayı sevmeyen bütün çocuklar gibi ericde aşırı betimlemelerin gereksiz olduğunu düşünüyordu. hatta eric’e göre betimlemenin her türlüsü boşunaydı, zaman kaybıydı.

simitçideki tezgahtar çocukla aralarındaki diyaloğu seviyordu eric. eliyle sayıyı işaret edip gülümsüyordu sadece,bu yetiyordu. yine böyle bir sahne yaşanmış ve elinde simit poşetiyle fırından çıkmıştı.

keşke herkesle bu şekilde anlaşabilsek diye düşünüyordu, fakat işe geç kaldığı sabahlarda taksiye binmek zorunda kalıyordu. bir taksiye bindiyseniz mutlaka taksiciyle şehrin eski yapısı, ülke gündemi ya da futbol gibi konularda konuşmak zorundasınızdır. özellikle istanbul’da yaşıyorsanız, bir taksiye binip taksiciyle muhabbet etmeme olasılığınız, ülkenin avrupa birliğine girme olasılığıyla hemen hemen aynı.

güneş iyiden iyiye hissettiriyordu artık kendini, belli ki aylardan nisandı. rengarenk laleler bütün ihtişamıyla açılıp saçılmış, kiraz ağaçları kendi kına gecesinde ağlayan gelinlik kızlar edasında süslenmişlerdi. bahar ayları, bu gezegenin mezuniyet törenleri. biz farkında değiliz ama, ağaçlar, kuşlar, kediler, köpekler yani bütün insan olmayanlar insan olanlara oranla daha neşeli ve daha bir güzeller bahar aylarında.. ne kışın o yoksullara hissettirdiği duygu var ne de yazın kuşlara çektirdiği eziyet var. yüreğinde bir tutam da olsa yaşama sevinci taşıyan herkes sever baharı.

eric elini sol göğsüne götürerek yüreğindeki o bir tutam yaşama sevincini kontrol etti, yerinde duruyor muydu, bilmiyordu. tek bildiği oralarda hissettiği şeyin kocaman bir boşluk olduğuydu. belki içi sevgi ve mutlulukla doluydu ama o boşlukta kayboluyordu bütün iyimser duygular. yapması gereken şey o boşluğun ne olduğunu bulmaktı. nereden geliyordu, neyden kaynaklanıyordu, hangi zamandan kalmaydı bu boşluk. çocukken çok sevdiği bir oyuncağını kaybettiğinde de buna benzer bir boşluk hissederdi ama bu onlar kadar basit bir boşluk değildi. bu daha derin ve daha geniş bir boşluktu. bütün iyi ve güzel duyguları içine alıp yok edecek kadar büyük bir boşluk. mis kokulu çiçekleri, cıvıldayan kuşları, dalga seslerini, yosun kokunu, güzel gözlü kızları, gülümseyen çocukları, kısacası uğruna yaşanacak bütün güzellikleri yok ediyordu bu boşluk.

bu mevsimde bir umudu olmalıydı insanın, yarından bir beklentisi olmalıydı.. en az üç şiir olmalıydı ezberinde, yeni bir romana başlamalıydı, yanyana olma hayalinin bile mutlu edeceği biri olmalıydı hayatında. sırt çantasını sırtlayıp, kırlarda, yollarda, daha önce hiç görmediği sahillerde kaybolmanın  düşünü kurmalıydı insan bu mevsimde.. bütün bunların farkında oluşu içindeki boşluğu daha da karanlık kılıyordu. öyle bir karanlık ki bu, avazın çıktığı kadar bağırsan da kimsenin seni duymayacağı bir yerde, duysalar bile orada yaşan kimsenin anlamayacağı bir dilde yardım istediğinin farkında olmak gibi nafile bir duyguyla dolu.

kırmızı kapılı binanın önünden geçerken alp geldi yine aklına. bu kapının eric için çok derin anlamları vardı. bütün kırmızı kapılarda olduğu gibi. alp’i ilk kez böyle bir kapıdan çıkarken görmüştü ve ilk kez o an, sanki şehrin bütün camilerinden, okullarından, bütün megafonlarından kendi kalp atışlarını dinlemişti. bütün şehir duymuştu eric’in kalbini, bundan emindi. peki ya alp duymuş muydu? işte bunu bilmiyordu. ve uzunca bir süre  öğrenmek adına hiçbir şey yapmadı. her gece pencerenin önüne oturup derin hayallere dalıyordu. sevmek, sevilmek adına yaptığı tek aktivite buydu.

böyleydi eric, bütün ericler, bütün gerçek aşıklar gibi o da söyleyemeyecekti içinden geçenleri. belki bir şeyler söylecekti bir gün, ama asla içinden geçenleri tam olarak anlatamayacaktı ona.

bunca dil tercümanı varken, neden bir tane yürek tercümanı olmaz ki diye düşünürdü bazen. neden biri gelip sevdiklerimize, uyumadan önce düşündüğümüz o sülietlerin sahiplerine, kalbimizin ritmini belirleyenlere yüreğimizin çevirisini yapmıyordu ki? ne güzel olmaz mıydı? bence atomu parçalara ayırmak, küresel ısınmayı önlemek hatta kanserin tedavisini bulmak bunun yanında hiçbir şey kalırdı. insan ömrü yüz yıl olsa ne olacak, her gece aynı tavana bakıp aynı gözyaşlarını döktükten sonra. bakın burası çok önemli, ağlamak kesinlikle iyi bir şey. ağlamak kötü değil, kötü olan birinin ağlamasına sebep olmak. birinin tek başına ağlamasına sebep olmak. birinin hıçkırıklarını kimse duymasın diye ağzını avuçlarıyla kapatarak ağlamasına sebep olmak.

ah o tavanlar yok mu, ben bir müteahhit olsaydım, evlere tavan koymazdım. bırakırdım insanlar göğe baksın geceleri, üşüyeceklerse üşüsünler. yalnızlığın soğuğu hangi santigrat dereceyle ölçülebilir ki? hangi ateş ısıtabilir buz tutmuş bir yüreği.

hangi çatıya başımızı soksak, o haneye misafir sayılıyoruz. vatanımız, yuvamız yok sanki. ve daha kötüsü hiç olmayacak gibi duruyor.

göğsüne sarılıp ağlayacak birini hiç tanıyamayacağız. öyle birini bulsak, ağlayacak cesareti bulamayacağız kendimizde. hani bu öyle bir yalnızlık ki, kendi tabutunu kendisi sırtlamış bir mefta düşünün, kendi mezarını kendi elleriyle kazıyor. öyle bir yalnızlık.

dünyanın bütün elvedaları bizim, dünyanın bütün kapılarını bizim yüzüme kapadılar, bütün seni sevmiyorumların sahibi biziz, biziz bu karanlık gecelerin sahibi.

sorunsuz..

kalemi bıraktı elinden. bir kalıba sokamadığı için yazamadığı bütün düşünceleri beynine hapsedip başını  tekrardan duvara yasladı. odanın karanlığı yazmasına engel oluyordu artık. ışığı açmak da istemiyordu. karanlıktan korkardı eskiden, şimdiyse en büyük korkusu, aydınlık bir odada uyumak zorunda kalmaktı. şuan dört kişi tarafından birden terk edilmiş olmayı dilerdim, dedi kendi kendine. gülümsedi. bir adam uğruna ağladığı zamanlar gelmişti aklına. en son ne zamandı lan, diye düşünürken, biradan bir yudum daha aldı ve derin bir nefes çekti odanın içine dolan karanlıktan..
keşke dedi, eric. keşke; birinin beni terk edip gitmesini dert edebilecek kadar sorunsuz bir hayatım olsaydı..