Maruz Kalmak

aksak atlar gibi geceye koşuyorum. kendimle girdiğim bütün mücadeleleri kaybettim. yarışın galibi çoktan belli. her seferinde sonunculuğumu kanıtlamak için varıyorum bitiş çizgisine.  artık çabalarım alkışı haketmiyor.
ölmediğimi kanıtlamak için yürüyorum sokakları. kalabalıklara karışıp ben de sizdenim demek istiyorum. mavi balonlar var elimde, gökyüzü çekiyor içim. iğnelelerle üzerime koşuyorlar.
aynalarda yüzümü yadırgıyorum.
uçurumlardan düştüğüm rüyalarla başlıyorum güne. düşmek ne derin kelime.
kutsal kitapları yırtarcasına besliyorum nefes alamadığım karanlıkları. haritalarda naaşıma uygun yer bulamıyorum.
yollardan geçiyorum. hiçbir yere varmayan yollardan. nefes nefese koştuğum bütün adreslerde kapıda kalıyorum.
mutlu son diye bir şey yoktur, diyorum kendi kendime. kendimi, içinde bulunduğum felaketlerden daha kötülerini düşünerek avutuyorum.
kuyulardan geçiyorum. bir kuyudan geçmek ne demek bilmeden. yanaklarımdan akan hüznü gömleğime siliyorum. gömleğim kırmızı hüzün ipliğinden dokunmuş. soluduğum ışık, geceden karanlık.
kalbimin odalarının ışıkları sönük. perdelerim rüzgarda savrulmuyor. kendi mezar taşıma ismimi kazıyorum, zihnimde muhafaza ettiğim bu körelmiş çivilerle.
eşiğimde tuzaklar buluyorum. insan eliyle yapılmış tuzaklar. insanoğlu eskiden açtı. tuzakları yalnızca avlanmak için kullanırdı.şimdilerde ise hobi olarak kullanıyor bu kapanları. tamam lan, çok istiyorsanız öleyim, diyorum bazen. iyi de benim naaşım kimin karnını doyuracak?
varoluşumun izahını yapacak bir kitap yazılmadı henüz. hüznümü betimleyecek bir ölüme şahit olmadım. idam sehpasına gülümseyen bir adamın vakurluğu içerisindeyim. bütün tercihlerim seçeneksizlikten.
birilerine bir şeyleri itiraf edeyim istiyorum. kimse gerçekleri umursamıyor.. çalmasını bilmeyenlerin elinde gürültü çıkarmaktan öteye gidemeyen müzik aletleri gibiyim. daha ilk karşılaşmada istedikleri tınıların çıkmasını bekliyorlar. emek vermek yorucu bir iş. devir hazıra konmak devri. doğru sesleri çıkarmadığımı kabul ediyorum, ama kulakları tırmalayan bu seslerin müsebbibi ben değilim. duymak istemiyorsanız tellerime dokunmayın.
bir şeylerin inadına ayakta duruyorum. bir şeylerin inadına yürüyorum sokakları. bir şeyleri yalnızca, başka bir şeylere inat olsun diye yapıyorum. gülümsüyorum. acıya, kedere, karanlığa. inadına..
nasılsa istediğim yerlerde olamayacak, istediğim şeyleri yapamayacak olmanın verdiği rahatlıkla, hiçbir kaygıyı barındırmıyorum omuzlarımda. ama asıl yük buymuş meğer.
kayıtsızlık o kadar da rahatlatıcı bir varış noktası değilmiş.
her şeyi iş işten geçtikten sonra idrak ediyorum. tecrübe edindiğim hiçbir şey beni daha iyiye götürmüyor. aksine, bütün güzel ihtimalleri ortadan kaldırıyor çekingenliğim. kırılganlığım. umutsuzluğum. belki yarın güzel bir şeyler olur, beklentisiyle yazılan bütün kitapları parçalıyorum.
mutluluğa duyduğum nefret, kedinin ulaşamadığı ciğere mundar demesiyle aynı.
ne yapmamam gerektiğini virgülüne kadar ezberledim. ne yapmam gerektiği hakkında ise en ufak bir fikrim yok.
tırnaklarımla bir şeyler kazıyorum kimsenin göremeyeceği duvarlara. şiirlerim sokakta falan değil. bütün iyi ve güzel yanlarımı kimselerin ulaşamayacağı sandıklarda gizliyorum. kötü yanlarım günyüzünde. iğrençliğimi, acizliğimi saklama gereği duymuyorum.
penceremin önüne izmarit dolu saksılar diziyor, bahçemdeki dikenleri itinayla suluyorum.
papatyaları, gülleri, menekşeleri misafir kabul etmediğim odalarda muhafaza ediyorum uzun yıllardır. hem onlara, hem bana eziyet. olsun. tanıdığım hiç kimse durgun kıyılarımı haketmiyor. bir annem var işte. dalgalarımı bir tek ondan sakınıyorum. geri kalan herkese fırtınalıyım.
sancılarım benden büyük. ve acılarım. ve kederlerim. bu kokuşmuş ruhumu bedenime sığdıramıyorum.
kalabalık caddelerden kanalizasyonlar akıyor maviliklerime. ormanlarıma izmarit atıyorlar. ateşle yaklaşmayınız yazılı tabelalarımı  ateşe veriyorlar. ee, biz yaktık da, sen de yanmasaydın, pişkinliğini görüyorum her gün karşılaştığım insanlarda.
uzun zamandır insanlarla  yaşamıyorum, onlara maruz kalıyorum.
Reklamlar

doğduğum ev gecekondudan halliceydi.tüm pencereleri yıkık, böceklerin sürüyle yaşadığı asla ısınmayan bir ev. pencereden dışarı baktığımda yalnızca bahçedeki ağaçları görebiliyordum. dünyam da o kadardı zaten. bacaklarımı demir parmaklıklar arasından sallandırır, o zamanlar şimdiye oranla daha popüler olan bayat ekmek/domates menüsünü afiyetle yer, bazen dünyanın hakimi olduğumu, bazen de dünya kupası finalinde gol attığımı falan hayal ederdim. o pencereden, gündüzleri güneş ışığı, geceleri de sokak lambasının etrafa yaydığı aydınlık dolardı içeri. o zamanlar da devrik cümleler kurmayı severdim ama yazmak gibi saçma fikirlerim yoktu. ki hala kalemi bi değişik tutar, harfleri de tersinden yazarım. ters adamım, bilirsiniz. 
bazen babannemin elinde poşetlerle kapıdan girmesini beklerdim o pencerede, bazen de kar tanelerini seyredip, yerlerin daha çok kar tutması için tanrıya dua ederdim. tabii o zamanlar tanrıya, allah demek gerekiyordu. bende bu düzeni bozmuyordum. o kadar çok dua ederdim ki çocukken, inanın bana o dönemler cami imamı olmayı muhtemelen bir soruyla falan kaçırmışımdır. üstelik de her gece aynı şeyleri dilerdim. her gece. al capone kadar şanslı da değildim. tanrının çalışma sistemini öğrendiğimde büyümüştüm ve o hayallerimin de artık hiçbir anlamı kalmamıştı. büyümek, bir çocuğun başına gelebilecek en kötü şey. hayır abartmıyorum, gerçekten öyle. ben kendimi bildim bileli büyümekten nefret etmişimdir. yaşıtlarım, yaşlarını bir yaş büyük söylerken, bir an önce büyümek isterken, benim çocukluğum hep bir önceki senemi özleyerek geçmişti. dedim ya biraz ters adamım. genelde çevremdekilerle aynı fikirde olmamaya gayret gösteririm. herkes benimle aynı fikirdeyse, artık orada kalmak için bir sebep kalmamıştır. kalmak için bir sebep yoksa sonunu düşünmeden gitmeli insan. bazen de gitmemek için bir sebep yoktur, o yüzden gidersin ama bu konulara pek takılmamak lazım.
neyse konumuza dönelim. çocukluk filan derken büyüdük, eski masum bakışların yerini biraz daha sinsi, biraz daha nabza göre şerbet veren kaşarlanmış bakışlar aldı. çıkarımız olmadan bakkala bile gitmemeye başladık. ben bunu pek yapmazdım gerçi, komşu ebeveynler beni sever. dedim ya nabza göre şerbet verdiğimiz yıllardayız. salt iyilik, salt kötülük yok artık. birini iyi ya da kötü diye sınıflandırmak 80’lere göre daha zor, 70’lere göre imkansız. 70’lerde sen yoktun ki oğlum diyenleriniz olacak, işte bu tip insanlar hayatı boyunca bütün güzelliklere uzaktan bakıp, artı yönlerini inceleyip keyif almak yerine, bir eksik bulsam da eleştirsem kafasında olan, bütün herkes ağaca dalarken, yerden düşenleri toplayan, bisikletiyle kimseye tur vermeyen, o şişko ve sivilceli çocuklar. bunları mahalle maçlarında adam eksik diye kaleye geçirirdik, bilerek gol yerlerdi. hala aynılar. mümkünse onları dışarıya alalım.

evet fazlalıklardan da kurtulduğumuza göre, asıl konumuza tekrar dönelim.
sonra yıllar geçti, çocukken uçuk hayaller kurduğum o pencereyi bir öğlen vakti yıktılar. demirlerini söküp bir hurdacıya sattım. bunu yaparken de hiç utanmadım nedense. o parayla gidip cd dvd falan almışımdır muhtemelen. şimdi tam hatırlamıyorum. vefasızlığın vefasızlık sayılmadığı, dondurma almak uğruna her türlü çakallığın meşru olduğu yıllar. yüzümüzdeki sivilcelerden mimiklerimiz anlaşılmıyor. haliyle sürekli gülüyoruz, ağlanacak halimize.. 
bir kaç ay mahalledeki başka bir binanın giriş katında oturduk.  biriyle ilk kez o evde öpüşmüştüm. benim için uğurlu bir evdi. alkole başlayıp günümüzü gün ediyorduk. sanırım lise yılları. o evde saçma sapan zamanlar geçiriyordum. o kadar kalabalıktı ki etrafım, abartmıyorum, her hafta bir doğum günü kutluyorduk. şimdi düşününce bana da aramızda dümen yapanlar varmış gibi geliyor. ama tabi o zaman herşey tıkırında, üfle güneş sönsün, dünya götüme dönsün modundayız. hatta bir ara msn nick’i bile yapmıştım bunu.
gelelim şimdiye. şimdi o ayve, ciklembik ağaçlarının, o mavi demir parmaklıkların olduğu yerde beş katlı afili bir bina var. eskiden iki oda bir salon konseptinde yaşarken şimdi iki katlı, toplamda altı odanın olduğu, ama bir odadan diğer odaya kimsenin seslenmediği bir tuğla yığınında yaşıyoruz. bu evin tek iyi yanı, ilkokulda su içmek için o bize uğradığımızda ”eviniz de hiç güzel değilmiş lan” diyen orospu çocuğu gökhanla karşılaşıp, gel lan kalacak yerin yoksa bizim odalardan birini ayarlayayım, bize fazla zaten, diyebilme ihtimali. insanlara gösteriş yapmaktan ve gösteriş yapan insanlardan nefret ederim. şu hayatta en çok nefret ettiğim ilk üç şeyden biri. beni yakınen tanıyanlar bilir bunu. -ama şimdi yani gökhancığım, orospu çocuğunun önde gideni olmasan, zaten o cümleyi kurmazdın. o yüzden hiç darılma gücenme yok. belki birgün bunları okursan, hani bir öğlen vakti, yanlışlıkla(!), sol dizimin çenene çarpması sonucu üst dişlerinin kırıldığı o günü hatırla.  seni seviyorum.

az önce pencereden dışarıyı seyrettim. eskiden yalnızca ayve ağaçlarını, sokak kaldırımlarını, bahçe duvarlarını görüyorken, şimdi şehrin yarısını görebiliyorum. -gerçi bunun için ayaklarının altına bir tabure almak ve biraz da parmak ucuna kalkmak gerekiyor ama olsun. bunlar hep çarpık kentleşme. Jack london olsa belki karşıdaki binayı yıkardı, manzarayı bozan tek yapı o çünkü. bense sadece, yazları o binanın çatısına erik çekirdeği falan fırlatabiliyorum. keşke dublinli doğsaydım.. bazen bunu düşünüyorum- 

düşündüm bir süre, eskiden o daracık manzaradan, gördüğüm o ufak tefek silüetlerin bana ifade ettiği anlamlardan ne çok mutlu olurdum. yansımalar azdı, tablo ufaktı belki ama mutluluklarımız kocamandı. eskiden olsa pencerede domates ekmek yerken mutlu olurdum, şimdi balkonda pizza yerken, yaşamın sırtıma bindirdiği yükleri hissediyorum..

kapatalım, bu konudan sıkıldım. bunlar, az evvel hunharca şınav mekik çeken biri için fazla iddialı cümleler. böyle havalarda insanın içini dökebileceği biri olmalı hayatında. Serdarın arkadaşı olacak orospuyla nispet yaparcasına konuşmaları canımı sıkıyor. kaç gün oldu ayrılırlar diye bekledim, yok. bana mısın demiyorlar. ben bi de bu ikilinin yanında üçüncü kişi olarak tatile gideceğim. Oğlum diye demiyorum ama gurur duyuyorum, duygusuz piç rolü oynasada adam mecnun oldu, dağları deldi..
benden bi bok olmaz. mahirin bile nazlısı var, ben hala damsız girilmeyen mekanlara kapıdan bakıyorum. 
galiba bunlar hep küresel sermaye. cinsiyetçi söylem olarak algılamayın ama, sermayenin de gökhanın da avradını sikeyim.

kanıyoruz

yaralıyız hepimiz. bir şekilde, bir yerden kanıyoruz. istisnası yok, kaçışı, kurtuluşu yok. bu her ne kadar can sıkıcı bir durum olsa da aynı zamanda bir yaşam belirtisi aslında. hala acıyorsa canımız, hayattayız demektir. bir şekilde hayattayız ama bunun bir önemi yok. işler yolunda gitmediği zamanlarda neye sığınıyoruz ya da sığınabiliyor muyuz, asıl önemli olan bu. ne kadar çaba gösteriyoruz mutlu olmak adına? yarınları hayal etmekten başka bir şey yapıyor muyuz bugünü anlamlı kılmak için? ertelediğimiz kaç mutluluğu yaşayabildik şimdiye kadar? harekete geçmek için doğru zamanı beklediğimiz planlarımızın kaçını gerçekleştirebildik? bu gece değilde ne zaman mesela? biliyor muyuz?
bilmiyoruz değil mi. evet.

kafamızı yastığa koyduğumuz bir gecenin sabahında artık atmıyor olacak içi boş kalplerimiz. içinden sağ çıkamayacağız bu keşmekeşin. sonu belli olmayan, bitiş çizgisi henüz tayin edilmemiş bir yarışın içerisindeyiz. hızla sona doğru yaklaşıyoruz. önümüzde uzayıp giden yollardan başka bir şey göremiyoruz. yanımızdan denizler, ormanlar, nehirler akıp gidiyor. durup, soluklanıp etrafı seyretmiyoruz.

toplum dediğimiz bu saçma insan birikintileri bize ne derece izin veriyorsa o derece yaşıyoruz dünya güzelliklerini ve o derece seviyoruz ve o derece seviliyoruz.
birini sevmek için gereken şartlar oluştuğunda muhtemelen karşımızdaki kişi bizimle aynı fikirde olmuyor. kuşları sevemiyoruz mesela. denizleri, martıları, sokak köpeklerini. gölgesinde uyumak gelmiyor aklımıza ağaçların, varsa yoksa kesip biçiyoruz, bazen ısınmak için, bazen de ticari çıkarlarımız falan. nefes almamızı onlara borçluyken üstelik. yanyana yürümeyi beceremiyoruz. kaçmak ve kovalamak konusunda ısrarcıyız. fedakarlık hiç bize göre değil. ama mütemadiyen fedakarlık bekliyoruz. samimi değiliz ama samimiyetten dem vuruyoruz dost sohbetlerinde. güzel olan ne varsa biz yarattık, kötüler ise hep başkalarının eseri. o başkaları da  bizim gibi düşünüyor. ortası yok bu işin. hiçbir güzel düşüncede kesişemiyoruz. onlar bir adım atsa, iyi bir şeyler yapsa biz de yapacağız, iddiasını söküp atmıyoruz, kesinlikle o bir şeyleri yapmaya yeltenmiyoruz.
ne bok yediğimiz belli değil. ne istediğimizi ne aradığımızı neye hizmet ettiğimizi sorgulamadan eskiyor bedenimiz. sorgulamadan, sevmeden, sevilmeden yaşamak eskimek değil de nedir?
yaşlanmak yalnızca doğum günü pastalarındaki mum sayısını arttıran bir şey. ki o da eğer size değer verip pastanıza mum dikecek birileri varsa mümkün.
bu satırları okurken mesela, hepimiz hak vereceğiz bir şekilde. ben yazarken evet lan, niye böyle oluyor, dedim az önce. muhtemelen siz de diyeceksiniz. ve yine yüksek ihtimalle siktir et dünyayı biz mi kurtaracağız deyip, o boktan sosyal hesap profillerimize geri döneceğiz.
bir de o var di mi, sosyal medya.. hepimizin olmak isteyip de olamadığı kişiyi oynadığı platform.
ne kadar bencilsek, o kadar cömert- miş gibiyiz. ne kadar korkaksak o kadar cesur. peki nereye kadar gidecek bu böyle. kitap okumadan, film seyretmeden, bir sahil kenarında kendimizi dinlemeden nasıl olacak bu işler.
başlarda saçma sapan yazılar yazmadan nasıl geliştireceğiz yazma- yeteneğimizi. ellerimize boya bulaşmadan nasıl ressam olacağız. mümkün mü bu? ya da bir çocuğun emeklemeden koşmaya başladığını düşünün mesela, bu nerede görülmüş?  peki bütün bunların bilincindeyken, neden emek vermeden, çaba göstermeden mutluluk denen o belli bir kalıbı, kuralı olmayan, yalnızca kişinin kendi iç dünyasında var olan, dünyevi kavramlarla hiç bir alakası olmayan bu flu hissin peşinden koşuyoruz. yeterli donanımımız var mı bunun için diye sorgulamıyoruz. spor salonlarında belimizi incelttik, solaryumlarda bronzlaştık, kuaförlerde ilginç saç kesimleri, boyalar filan.. eee sonra? gerekli şartlar oluştu ve etkiledik karşımızdakileri bu yapaylığımızla, sahteliğimizle. peki bir çay bahçesinde karşılıklı çay içerken mesela, ya da güncel bir konu hakkında yorum yaparken, nasıl kamufle edeceğiz sadeliğimizi, bayatlığımızı, vasatlığımızı..
maskelerimiz düştüğünde ortaya çıkacak o kötü görüntülerin yaşattığı hayal kırıklıklarıyla bulunduğumuz yönün aksi yönüne koşanları nasıl durduracağız. nasıl geri döndüreceğiz ve buna gerçekten gerek var mı?
maskelerinizi indirin arkadaşlar. maskelerinizi indirin. kuşandığınız sahte karakterleri bir kenara bırakın. mümkün olduğunca kendinize benzeyin. bomboş bir yolda kimsenin sizi görmediğinden eminken nasıl yürüyorsanız öyle yürüyün, nasıl gülüyorsanız, nasıl bakıyorsanız etrafınıza, öyle..
hiç kimse için değil, kendiniz için yapın bunu. ne kadar mümkün oluyorsa o kadar yapın.
dünya sahtelikten ve yapaylıktan dönmeyi bırakacak bir gün. dönen yerlerine zeytinyağı sürsek de nafile. çünkü öyle kir ve pas tutmuş ki seven yerlerimiz, hayatımızda akıcı olan tek şey kin ve nefret. taze tuttuğumuz, sürekli koruduğumuz tek yanımız kötülük.
güzelliklerden bihaber yaşıyoruz. simitleri bayatken yiyoruz, otobüslere tıklım tıklımken biniyoruz. mesela ben, insanların bu gelen ilk metrobüse karşı olan hassasiyetlerini anlamıyorum. bir sonra gelene binsen oturarak gideceksin, ilk gelene binip tavanda gidiyorsun, inerken seni elden ele uzatıyorlar. ne gerek var lan buna. biri mantıklı bir açıklama yapsın. yetkili birimlere sesleniyorum.
yazacak çok konu var, hepsini bitiremeyeceğimden bu yazıyı burada kesiyorum.
bu dediklerimi bi düşünün.

tabi yarın için hayati planlarınız ve randevularınız yoksa.

gece iyi. gece yazmaktan başka çaresi olmayanların vatanı. gece gerçeklerle yaşayanların cehennemi.
gece, gece işte..

 

sayın z’ye..

ruhumun düğmelerini ilikleyemiyorum.

yalnızca içimde varolup, dışarı taşmak için fırsat kollayan, bir fırsatı bulunup kelimelerle tanımlandığı zaman ise alakasız cümlelerin yan yana dizilmesinden başka bir anlam ifade etmeyen bir şeyler var. eksiklik desen değil, fazlalık desen hiç değil. başka türlü. başka türlü bir şey. sanki herkes çiçek açarken ben tomurcuk kalmışım. sanki bir toplantıya herkesin zamanından erken gideceği tutmuş da, ben daha varamadan başlayıp bitirmişler.. bunların konumuzla alakası yok elbette, dedim ya, bu hisleri tanımlama çabasına girdiğimde saçmalamaktan öteye gidemiyorum. tam olarak hissedip hissetmediğimden bile emin değilim aslına bakarsanız. bazen bir tüy kadar hafifken, bazen de sanki bütün dünyayı sırtlayıp şınav çekiyormuşum hissi yaratıyor.

insanoğlu anlaşılmaya muhtaç. sevmekten, sevilmekten çok anlaşılmaya ihtiyacı var. ömrümüzü bunun farkında olmadan geçiriyor olsak da, arayışlarımızın çoğu bu sebepten. yeni tanışmaların, hevesli memnun oluşların, kaçamak bakışların, çapkın gülüşlerin, korkma ben varım’ların asıl sebebi bu. çünkü anlaşılmaya ihtiyaç duyuyoruz. çünkü kabul görmeye ihtiyacımız var. biri ya da birileri tarafından. bunun için de hitap edeceğimiz kitleyle asgari bir yakınlık kurmamız gerekiyor. bıktık yanlış anlaşılmalardan. doğru duyguları yanlış cümlelerle ifade etmekten yorulduk. eğreti gülüşlerden, yapay samimiyetlerden, platonik aşklardan. bu durumun itirazı için  mutlaka bir yerlere başvurmalıyız. ifade özgürlüğünün olduğu bir ülkede yaşıyoruz neticede.

bu satırları, aşka inancını yitirmiş biri olarak yazıyorum. bana göre, iki insanın birbirini aynı oranda sevmesi pek mümkün bir şey değil. bu işler terazi misali, hep bir kefe daha ağır basıyor, daha çok seviyor ve de yalnızca o taraf yaşıyor aşkı. diğer taraf tahammül ediyor sadece. belki memnuniyetle belki zorunluluktan. bilemiyoruz. etrafımız iyi yalan söyleyebilen insanlarla dolu. çoğu zaman, doğrusunu bildiğimiz yalanlara inanıyoruz göz göre göre. böylesi mutlu ediyor çünkü. biz yirmibirinci yüzyıl insanları olarak, gerçekler başımızın belası. özellikle de günümüzde, ilişkilerin artık tamamiyle strateji savaşına döndüğü bir dönemde, bu düşüncelerimi buralara yazmakta bir sakınca göremiyorum. şimdiye kadar yazmakta sakınca gördüğüm herhangi bir şey olmadı gerçi, canım ne istiyorsa oturdum onu yazdım. bazılarını sizinle paylaşmadım sadece, uyguladığım sansür bu oldu.

mesela, aranızda mutlaka bilenleriniz vardır. geçen nisandan beri, henüz var olmayan, daha önce tanışmadığım ama bir gün mutlaka karşılaşacağıma inandığım birine, günlük tarzında notlar düşüyorum. bu not kumbarasının giriş tabelasında, ”sayın z’ye mektuplar” yazıyor. -neden sayın z diye soracak olursanız, z işte, alfabenin son harfi. bu doğrultuda bir yol izleyerek başlığa dilediğiniz derinlikte anlam yükleyebilirsiniz. içinizde, kesin biri var ya, onun adının baş harfi de z, falan diye düşünenleriniz olacak. yok lan vallahi, keşke biri olsa da böyle saçma göndermelerle falan etkilemeye çalışsam. ama nerde.-

içinde bulunduğum güne dair ne hissediyorsam ne yaşadıysam ya da ne yaşayamadıysam onları aktarıyorum, bir gün okuyacağını düşünerek. ümit ederek demek istemiyorum, çünkü ümit etmek bana pek yaramıyor. zaman zaman kendimi ikna ederek bir şekilde emin olmaya çalışıyorum. bazen aylarca yazmadığım oluyor, bazen bir günde onlarca sayfa yazıyorum. an geliyor, gülüşünü anlatıyorum sayfalar dolusu. insanın şahit olmadığı bir gülüşü tarif etmesi biraz zor oluyor tabi. olsun, biz tanrıyı da görmeden sevmedik mi? hem zaten, sanki nasıl güldüğünü değil de, nasıl gülmesi gerektiğini yazıyormuşum gibime geliyor. yine çakallık peşindeyim.

bazen abartıyorum. trip attığım bile oluyor hatta. gülmeyin, ciddi söylüyorum. bir gün gelirse ve ben onun sayın z’ olduğuna emin olursam, o güne kadar yazdıklarımı bir kitap haline getirip ona hediye edeceğim.- adında z harfi olmasına gerek yok. böyle bir kota koyarak şansımı azaltmak istemiyorum. benim geniş kitlelere hitap etmem lazım arkadaşlar, bu yazıyı elden ele ulaştıralım lütfen.- bunu beceremeden ölürsem de, birileri bu saçmalıkları illa ki bir yayınevine gönderir bir gün.

bakınız; bir kafka değildik belki ama biz de çok okunmayacak mektuplar yazdık be.

üstelik mavi tık olmayacağını bile bile mesaj göndermek gibi bir şeydi bu..

”bazen bir şeyi ararken daha önce arayıp da bulamadığım başka bir şeyi buluyorum. o zaman daha iyi anlıyorum ki; doğru şeyi bulmaktan çok, doğru zamanda karşılaşmak önemli..

konuyu illa ki aşka bağlamak gerekirse, bu aşkta da böyle…”

 

tanrı şöyle buyurdu

tanrı şöyle buyurdu bir konuşmasında; hepiniz merhemisiniz birbirinizin, ilacısınız.. bir başınıza iyileşmenizin mümkün olmayacağı şekilde yarattım sizleri. 

sözünü yarıda kesip, ama sayın tanrım diye çıkışıyorum. tanrının sözü kesilir mi hiç, patavatsızlık benimkisi. ama sayın tanrım bir tutam sevgi vardı benim avuçlarımda. bilmem kaç sene koyacak yüksekçe bir yer aradım. ee haliyle bulamadım tabii. bulduğumu sandığım zamanlar oldu evet, gelip  itinayla sevgimin üzerine bastılar..

elimde rengarenk balonlar, sıkı sıkı tutmuşum iplerinden. gökyüzüne salmak için müsait bir yer arıyorum. birileri elinde iğneyle bekliyor mütemadiyen. ve asla yorulmuyorlar. bu kişileri de sen yarattın sayın tanrım. neden?
üzerinde toz birikmesin diye üfleyip durduğum umutlarıma ayakkabılarıyla girdiler..
neden sayın tanrım, bu kötülükleri, bu kara geceleri, bu iflah olmaz susuşları, bu kavuşamamaları da sen yaratmadın mı? biz sana ne kötülük yaptık.
çocuklara kıyıyorlar sayın tanrım, çocuklara kıyıyorlar. ve hatta kuşlara ve hatta köpeklere ve hatta rengarenk balonlara. 
kırlarda koşmak yerine, çiçekleri koparmaya geliyorlar, neden?
bu kötülük yağmurundan kaçıp, yaşamak için sığındığımız sundurmalar başımıza yıkılıyor. tamam bu evleri sen yaratmadın. ama bu gökyüzü sana ait değil mi?
hepimizin iki tane böbreği var mesela, iki tane kulağı.. yani  ne gerek vardı ki şimdi iki tane böbreğe. şöyle irice bir kalp yaratsaydın ya. herkese yetecek kadar da sevgi koysaydın içine.
gökyüzünü dumana boğduk, masmavi denizleri kirlettik, kırmızı ışıkta beklemeyi bir türlü öğrenemedik. bize herşey müstehak. biliyorum. ama bir şeyler yapamaz mıyız?
kulunuz sonuçta. evladın sayılırız bir nevi. 
bizi yaşamak için gönderdiğin bu gezegende, biz yalnızca ölmemeye çalışıyoruz. başka türlüsü gelmiyor elimizden.
bir şeyler yapamaz mıyız?

yine aklımdan..

yine aklımdan gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler geçiyor. karanlık bir yolda ağır ağır ağır ilerliyorum. attığım her yeni adımda bir öncekini özleyerek.. özlenecek pek bir şey yok, biliyorum. insan her zaman özlenecek şeyleri özlemiyor. malum, garip yaratıklarız. son bir kaç haftadır aşık olmanın eşiğinden dönüyorum. olabilsem ne iyi. ama olamamak da çok dert değil. olmamalı. olmasın diye uğraşıyorum. yoksa, burada uzun uzun gözlerinden bahsedeceğim bir kadın var..

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda, demiş palyaço adlı şiirinde, adını henüz bilmediğimiz bir abimiz. oğlu hayri uyar’ın dediğine göre bu şiir turgut uyar’a ait değil. ama zaten konumuz da bu değil. bir ilan panosunda yüzünüze rastladınız mı hiç? ne büyük lüks. ben bazen aynaya bakarken bile yüzüme rastlayamıyorum. bu yorgun eller, bu çirkin surat, bu eskimiş duygular bana mı ait? bana mı ait kurduğum cümleler? bu gece, emin olmadığımız şeyleri konuşmayalım. mümkün olduğu kadar dürüst olmalıyız birbirimize karşı. yoksa nasıl seveceğiz. yirmibirinci yüzyıldayız güzelim, biraz samimiyetsiz yaşıyoruz. papatya kokulu mektupları hayal ediyorsan eğer buradan çok uzaklaşmanı tavsiye ederim.

içimden yolcusuz bir tren geçiyor. her korna sesi yeni bir buhran. her durakta bir ümitsiz bekleyiş. son durağa yaklaşırken frenleri patlamış, makinisti tarafından bir şekilde terk edilmiş, eski püskü bir yolcu treni. paramparça olsa haber değeri taşımaz. balatın o dar sokaklarında sırasıyla yanıp kül olan evler gibi. ikiyüzelli yıllık bir evin yanıp kül olması neden haber değeri taşımaz ki? nihayetinde eşyaya değer veren bir toplumuz. toplumuz evet. çok değil, bir duvar mesafesi uzaklıktakilerin bile adını bilmeden yan yana uyuyoruz her gece. eskimiş insanlar buna, komşuluk ölmüş, diyorlar. yolun başındakiler ise pek umursamıyor. maneviyat onlara göre değil.
atasporumuz beklemek. özlemek. karşılıksız sevmek. son dediğim biraz iddialı olacak ama, karşılıksız sevmek konusunda muasır medeniyetler seviyesinin yirmi beş kat falan üzerinde seyrediyoruz. olimpiyatları düzenlense altın madalyalara ambargo koyarız. sayın gençlik ve spor bakanımız bu fikri değerlendirmeli..

serzeniş

bir yerden başlamak gerekiyor diye düşünüyordum. neredeyse çeyrek asırdır bu gezegende yaşıyordum ve öldükten sonra insanların beni hatırlaması adına hiçbirşey yapamamıştım. geriye dönüp baktığımda elimden kayıp giden hayallerden başka birşey göremiyordum. bir kitap projem vardı ama o konuda da yeterli donanıma sahip olduğumu düşünmüyordum. yazmak iyi geliyordu. yazmak bi nevi terapiydi benim için. sadece bu yüzden yazıyordum şimdilik.
yakın bir zamanda çok özel bir bey tarafından reddedilmiştim. sanırım o da yanında yürümeye yetecek donanıma sahip olmadığımı düşünüyordu. onunla sadece bu konuda hemfikirdik. onun dışında bir sürü kadın vardı hayatımda. hepsi benim sevilecek bir adam olduğumu düşünüyorlardı. onlarla aynı fikirde değildim. bir yandan bunları yazıyor bir yandan da nargilemi tüttürüyordum. hayattan bir beklentim yoktu, oğuz dışında. henüz kahvaltı yapmamıştım ve onun kız arkadaşıyla olan münasebetinin bitmesini bekliyordum. onu beklerken küfür etmemem için bana çalıştığı mekanda nargile ısmarlamıştı..
oğuz’un nasıl biri olduğunu ilerleyen zamanlarda anlatırım.
az önce yüksekovalı biriyle tanıştım, biraz oralardan bahsettik. geçen sene bu zamanlar oraya deplasmana gitmiştim.
ufacık bir ümit uğruna binlerce kilometre yol tepip gitmiştim. herşeyi geride bırakıp gitmiştim. okulu, ailemi, arkadaşlarımı.. kimi gülmüştü arkamdan, kimi destek olmuştu, sağ olsunlar. bana hiç benzemeyen insanların yaşadığı bir şehirde üç aylık bir eziyet dönemi geçirdim. sonrası yine hüsran tabi. her zaman olduğu gibi yine kayıp haneme bir çentik ekleyip geri döndüm. sonra da bir daha aynı hayalleri kurmamaya karar verdim. sıfırın da aşağısı olduğunu görmüştüm daha önce, ama bu onun da aşağısını görmek gibi olmuştu. kaybettiğim hiçbirşey bu kadar acıtmamıştı canımı..
herneyse, bunları yine anlatacak kimsem olmadığı için yazdım buraya. belki burada benimle aynı şeyleri yaşayan birileri vardır.
gerçi anlaşılmak gibi bir kaygım da yok. yaşarken değil belki ama, ben öldükten sonra bunları okuyup hüzünlenecek bir çift göz olacaktır. bu her zaman böyle olmuştur..
biz neşet ertaşı bile o öldükten sonra dinlemeye başlamış bir nesiliz.

birazdan oğuz burada olur, nargilenin miyadı da dolmak üzere zaten. daha sonra yine burada olursanız kaldığımız yerden devam ederiz…